Aşkın Metafiziği Konusu – Arthur Schopenhauer

Aşkın Metafiziği Konusu – Arthur Schopenhauer

Schopenhauer’ın Aşkın Metafiziği konusu itibari ile insandaki gözlemleme yeteneğinin en üst seviyeye çıkmış hallerinden biridir. Okurken muhtemelen ” ekmek çarpsın ben bunu düşünmüştüm , e zaten ben bunu biliyordum!” diyeceksiniz. Ancak Aşkın Metafiziği kitabını sizin bu düşüncelerinizden ayıran nokta, bilimsel veriler olmadan yaklaşık 300 yıl önce sadece gözlem yeteneği ile yazılmış olması. Genetik ve evrimsel biyolojinin gölgesinde yetişmiş olan bizlerin bile bazen bu denli gözlem yapabilme şansı olmuyor.

Eğer dediğim gibi olmasaydı bizler hala “aşk için ölmeli aşk o zaman aşk” gibi şeyler zırvalamazdık değil mi? Schopenhauer, bundan 300 yıl önce kalkmış aslında aşkın kalp ve duygular ile alakası olmadığını, sadece soyun en güzel devamı için hissedilen bir hormon sorunu olduğunu anlatmış.

Schopenhauer Aşkın Metafiziği kitabını yazmamış olsaydı da biz bugün bilimsel veriler sayesinde bu bilgilere ulaşmış olacaktık. O sadece bu yolu açmış oldu bize.

Farklı bir yerden baktırabilmeyi başardığı için Aşkın Metafiziği konusu itibari ile çok değerli, ve diğer kitaplardan ayrılan bir noktada benim hayatımda.

Aşkın Metafiziği Kitap Konusu

Kitap “neden bize benzemeyenlere aşık oluyoruz?” sorusuna cevap arayarak başlıyor. “Mutsuz olacağımıza çok emin olsak bile, neden gidip yılan yuvasına o çomağı illa ki sokmaya çalışırız?” sorusunun cevabı ile devam ediyor. Aşkın Metafiziği konusu itibari ile size soru sordurmayı da başarıyor.

Kitap, aşkın matematiğini yapan hem de bunu tek tek ilmek ilmek işleyen bir kitap. Schopenhauer’ı okuduktan sonra aşka bakış açınızın değişeceğine yemin edebilirim, ama ispatlayamam.

“Bütün aşk serüvenlerinin son amacı, gelecek kuşağın ortaya çıkmasından başka bir şey değildir.” diyecek kadar gerçekçi ama bu gerçekçiliği romantiklerin pek hoşuna gitmiyor. Kitap ayaklarınızı yere bastırdığı ve sizi gerçekle yüzleştirdiği için çok değerli.

Ancak her bilginin zayıflığı ilkesine göre Aşkın Metafiziği kitabının da zayıf noktaları var.

Mesela bu kitap ile Schopenhauer “üreme” kavramını o kadar yüceltmiş ki, hayvanlardan bir farkımız olmadığı hissine kapılıyoruz. Eğer diyorsun aşk sadece üreme isteği ile meydana çıkan bir şey ise, geç yaşta menopoza girmiş bir kadına aşık olan bir adamın hissettiklerini nereye koyacağız?

Bir diğer zayıf noktası ise birinci bölümde adeta hakaret ettiği kadınlar hakkında söyledikleri. Kadınlar hakkında yazdığı şeylerin büyük bir kısmı doğru olsa da aynı şeyi erkekler hakkında yazacak kadar da cesaret beklerdim ondan. Ha bir de o kadar çirkinleşmeye gerek yoktu, ne yaşadıysa artık…

Aşkın Metafiziği Alıntılar

“Hiçbir şey şehvet duygusu kadar yanıltıcı değildir.”

“Aşk önümüzdedir, aşk aramızdadır, aşk çevremizdedir ama onu her zaman yakalayamayız, neden biliyor musun?”

“Acıma, vicdanın inkâr edilmez bir özelliğidir. Acımanın, vicdanla doğrudan doğruya ilintili olduğunu ve onun özünden geldiğini söyleyebiliriz. Bu duygu, doğanın, dolaysız, kendiliğinden ve yabancılaştırılamaz bir ürünüdür. Her yerde ve her zaman görülür. Acımayı duymayan kimse, insanlığın dışındadır. Hatta, insanlık sözcüğü bile, acıma sözcüğüyle eş anlamlı olarak kullanılır.”

“Erkeğin aşkı, tatmin olduğu andan itibaren gözle görülür bir şekilde azalma eğilimine girer; neredeyse bütün kadınlar, ona, zaten sahip olduğu kadından daha çekici gelecektir, değişikliğe özlem duymaktadır. Öte yandan, kadının aşkı o andan itibaren artmaya başlar. Türün devamlılığını ve olabildiğince büyük bir artışı hedeflemiş olan doğanın güttüğü amacın bir sonucudur bu.”

“Kendinde akıl olmayanı akılla yönetemezsin.”

“İnsan, tutkulu bir aşk ile sevdiği kimseye aynı zamanda nefretin en koyusunu da duyabilir.”

“Her ne kadar yüksek ve ulvi görünürse görünsün, her türlü aşkın kaynağı cinsel güdüdür.”

“İçgüdü, hayvanlara ve insanlara farklı bakış açılarıyla verilmiştir. Hayvan neslinin devamını sağlamak ve yaşamak için, insan ise amaçlarını gerçekleştirmek için bu duyguyu kullanır.”

“Dış koşullar dolayısıyla birleşmeleri Kabil olmayan aşık bir çiftin, birlikte intihar etmediği bir yıl yoktur. Bu çeşit olayları duyunca, birbirlerini sevdiklerinden kuşku duymayan ve hayattaki en büyük mutluluğu bu aşkta bulan bir çiftin, her şeyi göze alarak bütün bağlardan sıyrılmak ve her çeşit güçlüğe göğüs germek yerine, düşünebildikleri en büyük tadı, hayatları ile birlikte kaybetmeyi niçin seçtiklerini bir türlü anlayamam.”

“Doğrudan başka hiçbir şey güzel değildir; yalnız doğrudur sevilmeye değer.”

“Büyük tutkular da zaten kuralda ilk bakışta doğarlar:
“İlk bakışta sevmeden kim aşık olmuştur ki?”

Etiketler

3 YORUM

  1. yazıyorum?!. yeniden?!!.
    yeni bir oyunu mu oynuyor hayat, yoksa gerçekten bitti mi kahrın acısı, çilenin sancısı, yoksa hayat hayzından nifasından kesti de, yakasını bırakıp artık kaderimin, kayıttan düşürüp, artık oynamaktan, ilişmekten, canını yakmaktan vazgeçti, bir köşeye çekilip, uzak ufka dalıp, geçmişin acılarını yudumlayarak, sonunu sükunetle bekleyen mutmain ihtiyarlar sınıfına mı dahil etti, bilmiyorum?!.
    aklı erdi ereli kendisinden huzuru esirgeyen, güzellik adına ne varsa çalan ve artık hayatının karşısına dikilip, gözlerinin içine dik bakıp ne getirirsen getir, önüme karşıma başıma demenin kıyısına gelmiş, hiç umursamayarak bakan, sessiz mütebessim sonunu bekleyen, tam da ‘gecenin sonu yok, işte her şey bitti’ demenin kıyısına gelmiş biri için, hayret, bambaşka bir şafağa uyanış gibi?!.
    ve hayret, uzun yıllardan sonra bilvesile; yazıyorum?!.
    ömrünce karakıta’sından çıkmayacak bir siyahînin gece uyuyup, sabahında gözlerini beyazlar ülkesinde açıyor buluşu kendini, bir yabaninin uzak dünyayla ilk teması gibi?!.
    ve hayrete düşüren tevafuklar, vesileler?!. ve ‘vesile’ vekâlet değil.. kefil, kefâlet, külfet de..

    yazmak…
    geçmişte yazarken gecesi gündüzü yoktu, kalem kâğıdı nerde bulsa çekiyordu tetiğini kelimelerin.. günümüze göre bayağı bi geçmiş zamanlarda “üçüncü hamur” tesmiye ettikleri, adına “sarı saman kâğıt” da denilen, binlerce teksir kâğıdı, bulduğum, iri ufak, arkaları yazılı sayısız kâğıda, o zamanların en meşhur, en iyi tükenmez kalem markalı tükenmez kalemle yazmanın ardından daktilo ile tanışma, sonra aradan geçen uzun zamanların ardından modern zamanlara eriştiğimde b.sayar klavyesiyle, dijital yazı sayfalarına..

    burda, yerin altı yerde, trajik sığınağımda, b.sayar başında yazdım en huzur, en sessiz; yayına başladığı günden beri dinlediğim, dünyanın müziğine yolculuklara çıkaran radyo eşliğinde..
    geçmişte mutlak çay-sigara yazının önünde gider, yol açardı, artık yoklar ve yine de yazabiliyorum?!.
    bildiğim tek şekil, mutadım da olduğu üzre; bir sayfa açtım, yazıyorum ve yine ne diyeceğimi bilmeden, çalakalem, dilime ne gelirse, allah ne verdiyse yine?!.
    böyle yazmak bir amaca matuf değil, amaçsız.. kalabalıkta, insan içinde serseri kurşun bile değil; kalkıp bişeye değsin, rasgele biyeri bulsun?!. böyle yazmak, yapmak, iç boşluğa atılan, sarhoş nârası en fazla.. sarhoş nârası değil, nâranın kendi sarhoş?!.

    günlüklere yazılan üç beş sayfası hariç, gerideki binlercesi bi yerde yayınlanmayacak da hiç.. kimse görmeyecek, kimselerce tarafından hiç okunmayacak.. boş beyhude bir eylem yani; ‘yok’ hükmünde, ‘hiç’ mesabesinde.. dolayısıyla da kimseye bi zararı olmayacak..
    zararı hep kendine; bir dikenin, bi iğnenin bi çuvaldızın hep kendine batışı gibi tıpkı.. kendine yazmak böyle bir şey..
    adı sanı adresi olmadan, kendine yazmak, kendi içini emerek yavaş yavaş kendini tüketmek de.. aynı zamanda nasıl kurtuluş olabilir yazmak, yaşamak cehenneminde nefes bacası?!.
    yazmak; çok şeyi görmüş yaşamış içinden geçmiş ve artık her şeyi, ama her şeyi anlayan, anlamışların hayata tutunuş vesilesi..

    sanal dünyaya yazışlar… bir adın, sanın, adresin, amacın olmadan yazmak dipsiz sonsuz, karanlık bir kuyuya seslenmek gibi.. burda seslenmek, ses vermek, yazdığın kâğıtlardan kayık yapıp, uçsuz bucaksız okyanusa salmak gibi; çok geçmeden solup silinip, sonsuza dek yitecek…
    şişe içinde mektuplar olsa, bilinmez, yıllar yolculuktan sonra büyük ihtimâl bir kıyıya vurur, biri bulur, açılır, okunurdu..

    yazmayı bildikleri, yazabildikleri halde yazmaktan imtina edenler, sıradan da olmayan kişilikler oldukları hâlde kendilerinde bir ‘var’lık görmeyenler, atfettikleri, addettikleri bir nitelik bulamayanlar, bir yerde bir şeyin içinde ‘var’ ya da ‘yok’ olmanın bir şey ifade etmediği kişilikler, yahut ‘neye yarar böylesi bir dünyaya cümle doğurmak?!.’ diyerek kaçanlar?!.
    kendilerini görünmez kılanlar, bilinip tanınmayı hiç istemeden yazanlar, etraflarında sesleri hayranlık uyandıranlar, hayranlık duyulanlar… sonsuz kalabalıklar içinde ses verirler, sesleri duyulur, sesin sahibi yok meydanda?!.
    anlam arayanlar için büyük anlam ifade edenler… onlara seslenmeyi çok isterdim.. yüksekliklerine erişebilip yetebilip, aynı seviyede karşılık verebilmeyi, hitap edebilmeyi çok isterdim..
    kaçıyorlar işte ve kaçtıkları büyük ihtimâl kendileri?!. omuzlarına kul kardeşleri arasında, yaradılışlarından biraz fazlaca ağır ‘kader’, ağır sorumluluk hissi, hassasiyet idrak rikkat yüklenmişler; en güzel de onlar kaçar kalabalıklardan, en iyi onlar gizlenir..
    oysa yaradılışından gelen bir hissiyatla; kahır ekseriyeti alâka, iltifat görmek, hep parmak ucunda olmayı istermiş insan?!. oncası, olancası arasında farkedilmek, seçilmek, birilerinin nazarında ‘tek’ olmak eşsiz bir his şehrâyini yaratıyor olmalı ruhta?!.
    insan, insan içinde imrenilesi yere sahip birinin nazarında ‘işte o!’ olmak istermiş..
    ‘miş’ diyorum, çünkü bunlar mahcup yaradılışlı insanlar için geçerli değil.. onlar gerçek dünya için bilinmedik anlatılmadık birer ‘masal’; geçmiş zaman kipinde hikâye edilemeyecek kadar gözlerden ırak ve yaşayamadıkları da yok, acısını çekecek..

    “keşke”yle ilgili yazdım.. kerih kılındığını bile bile “keşke” de dedim.. açıklaması yeterli olmasa gerek, buraya da düştü sözün devamı?!.
    sözü, sahibini son harfine dek anlayıp, içselleştirip, hayran olup, içi yana yana da ‘keşke bize yazılsa satırlar, keşke yüzünü dönüp bizden yana bir kez, seslense, yankı versem, seslenebilsem?!’ deyip ve ama üzerinde hiç durmuyor gibi yapıyoruz?!. susuyoruz… oysa ve aslında nasıl da hissi bağlar kurup, varlıklarına iltifat ediyoruz içimizden, ne derin anlamlar süzüyoruz ve ama işte, seslenmekten imtina ediyor, duyurmuyoruz sesimizi?!. susmakla, tanışmanın bilişmenin karşılıklı bilinmenin o eşsiz ülkesinden kaçıyoruz; susmakla duymamış gibi yapmakla belki de kulak vermeye, duymaya, dinlemeye, varlığına tek ihtiyacımız olan sesi yok sayıyoruz; ve ama neden?!.
    bunu neden yapıyoruz; insanın, kalbinin, hissiyatının, sesinin, varlığının kıymetini bilen, kıymet verenler için eşsiz güzellikken varlıkları?!.
    bir gün biteceği, yine bilinmez, gideceğimiz, seslerimizin kesileceği korkusu ihtimâl?!.

    düşünceden, duygudan kaçmak, susmak daha iyi diyoruz belki de?!. demediklerimiz var, diyemediklerimiz; ve ama en derinine de yaşadığımız, anladığımız..

    her şeyi hissedip, anlayıp, bilip konuşamadığında hayâle kaçıyor insan; ne kadar gerçek olursa olsun hayat ve insan ne kadar gerçekçi olursa olsun..
    yazdıklarıma, kaleme kâğıda yıllar yılı söylediklerime bakınca, “hayâl”den yana çok konuşan, “hayâl” denilen şeyden en çok söz edenlerdenim sanırım.. kim bilir kaç binlerce kez geçmiştir bu kelime, satırlarda?!. nedeni belki de kelimelerin ötesine geçemeyişimden, ötesinin hep ‘hayâl’ olduğuna inanıp, öyle nitelememden?!. belki de gerçek dünyada kazık gibi gerçeklerin elinde mahkûm, birer gerçek oluşumuzdan, bilmiyorum?!. ve bilmediği şeyler canını tarifsiz yakarmış insanın..

    gerçekler, dünya gerçekleri önümüzde hep dağ gibi durur.. dibine dek yaşıyoruzdur da gerçeği, gerçeğimizi, ‘gerçek’ dediğimiz şeyin fenâ yakıcılığını.. uç uçuk şeyler sınıfına girecek şu ‘hayâl’e kaçışlarımız, tutunmalarımız hayatın fena acısının kakışının etkisini azaltmak, yok saymak için belki de?!.
    hayâl olduğunu bile bile en küçük bir kırılışta, refüze oluşta hayâlin kapısına gitmek?!. bu dünyanın bir şeyini, dünyadan birini sevemeyecek olduğunda imkânsız olduğunda insanın yapabileceği tek şey bu olmalı?!.

    anlaşılmak, kabul görmek, bilinmek, sevilmek için insan içinde iltimas ister insanlar, bekler.. tabiatında var bu.. insanlar birbirlerine bakıp görüp anladıkları için hiç dokunulmamış bakış, evvelce söylenmemiş bir söz, evvelce kullanılmamış ‘anlam’, evvelce istimâl edilmemiş, saf sevgi beklerler; ve baştan beri ruhlarında var olan, sonrasında yüreklerinde yer tutmuş, hayattan biriktirdiği, başka gözlerden sözlerden uzak, ilk yaradılışa, ruhlar alemindeki tanışıklığa dek götürdükleri, arayışlarına teşne o ‘anlam’ı aralarında karıyor olmasından daha güzel değil, ceset, bedene, ten ve ter buluşmaları.. birbirlerine, karşılıklı; kinetiğe varmayan, önünde hep yüksek setler olan, aşmak için en küçük bir çabalarının olmadığı sınırsız ‘birikim’le ruh ve kalp yakını olmaları, alem-i ervahın tanışıklığı ile, birbirlerini uzaktan görmeleri, bilmeleri, anlamaları, ruhlarıyla sevmeleri sonsuz güzel.. dokunmadan sevmek belki birbirine sıkı sıkı düğümlü ayaklarla yürümeye, koşmaya benzese de, en güzel en anlam şey uzaktan, beklentisiz, çıkarsız, umarsız, ‘insan’ı temel alıp sevebilmek..
    bir yerde elbet karşılığı vardır bunun; bir yeri ve vakti.. o yeri belirleyecek, o vakti tayin edecek olan bizler değiliz lakin.. en yüksek zirvelerde birikmiş, artık yerinde tutulamayacak, küçücük bir sessiz sayha ile kopacak devasa bir çığ, en yükseklere soluksuz sessiz yağışlarla gelecek, ne varsa birikmiş, önüne katıp sürükleyecek, bir seldir o; beklentisiz, beklemesiz, âniden gelen, gelecek, karşı konulamaz bir akıştır o..

    bazılarının kaderi; keşfedilmeden ölmek.. sınavı bu onların.. ruhunu görecek bir allah’ın kulu yok.. oysa ruhları görünür, alenî, apaşikâr ortada; ve çıplak.. bu ruhla başa çıkacak bir allah kulu yok, olansa, seninle ruh ikizi ve ama uzakta, çok uzaklarda, dağların ertesinde ve yollar hep kapalı..

    ardından adam gibi de ağlayacağı biri olmalı insanın.. bile bile çıktığı, dikenlerini taşlarını hiç umursamadan yürüdüğü yola, yaşadıklarına, yalnızlığına, kendine bile bile yaşattıklarına, kendine kalbine o umarsız kıyışlarına, umarsızlığına bakıp ağladığı biri olmalı; bunu hiç bilmese, bilmeyecek olsa da o..
    insanın anladığı, iç dünyasına aldığı, orda yaşattığı, dert ortağı, iç döktüğü, gerçek dünyada var olan, ama onu sonsuz dağlar ardında kılacak bildiği, omuz omuza yürüdüğü, anlayan biri olmalı; adam gibi konuştuğu, adam gibi sustuğu, anlayan biri olmalı.. kimseler göstermediğin o güçsüzlüğünü saklamadığın, karşısında mahcubiyet duymadan, başını yere eğmeden durduğun biri; bunu senden gayrı bir tek onun gördüğü, bildiği.. kendini saklamadığın biri..
    çekinmeden söyleyebildiğin, yaralarını korkmadan gösterebildiğin, yaralarını yaralarıyla sevdiğin biri.. ve öyle biri cisim, beden ten değil, dudak değil, cinsiyet değil, ‘insan’ ve ‘kalp’..

    ‘hayâl’ dedim yine; yukarlarda bi yerde?!. yıllar yılı ve hep muhayyellere yazılmış müsveddelerde yazdığım iki kelimeden biri muhakkak ‘hayâl’, gerçek dünyadan olmayan birileri?!.
    yazdığım isimler… her biri hayâlî.. onu hayâl kılan benim.. hayâle tutunuşum, hayata ancak böyle dikilişim, karşı duruşum bundan..
    başkalarının “gerçek”i, “gerçekler” dediği benim ‘hâyal’im olmuş?!.

    hayatı çözmüşleri, insanı, hadiseleri anlamışları arıyorum.. onlar, kalabalıklar içinde çoğundan ayrı, hayatı da dünyayı da insanı da büyük bedel ödeme karşılığında çözmüş olanlar..
    onlar, eceline kâh aheste, kâh acele, bile isteye büyük arzuyla giderken, etrafına, insanların kolay anlayamayacağı, mutmain ve imkânsız gülümseyişler bırakır, herkeslerin korktuğu ölüme düğüne gider gibi, güle oynaya gider bazıları..
    işte, kimileri yaşıyor, kimileri yazıyor, kimileri oynuyor.. yaşayanlar hep uzaklarda, dağların ertesinde, baş gözüyle görünmez, bilinmez, ancak acı hikâyeleriyle varlar, yazanlar, kimi alenî, kimi kendini açık etmeyen… lakin oynayanlar?!. onlar hep sahnede, seyirci önünde ve bütün alkışlar onlara; yaşayandan yazandan iz yok?!.

    onlar, yaşayanlar; karanlığın en ıssız, en yalnız yerinde ve tam da göç yolunu kaybetmişken, ışığı yanan sıcak bir pencere çıkar umuduyla düşerlerdi yollara, hayatın çalkantılı denizlerinde çaresiz çırpınıp, oraya buraya sürüklenip dururlardı; yazanların kelimeleri gibi..

    bilmez hikâyelerini bilmeyenler, anlamaz hâllerini hâlden ‘anlamaz’lar.. onların kırık dökük kelimeleriyle engin söz deryasında bibaşlarına dolaşmalarının tek nedeni; bir ışık arıyorlar yönelecek, emniyetli bir kıyı arıyorlar..

    işte, hep ufka baktı durdular, fersiz gözlerle.. anlamanın ağır cezasını kendi içlerine, en derinlerine, ışıksız hücrelerin hapsedip kendilerini, böyle çekiyorlar..

    kendi içlerine yaktıkları cılız ışıklarla kendi içlerinde bilinmez yolculuklara çıkanlar.. kendi içine kanayanlar onlar, kutsal azaplarını bibaşlarına çekenler.. varlığını görüp kendileri gibi birinin, yolda yalnız olmadıklarına sevinirler onlar..
    bazen bir ışık görürler uzak ufukta, zor seçilir, hayâl meyâl, titrek; son bir gayret; yönelirler.. bazen ıssızda ânîden karşılarına çıkan bir kulübe; penceresinde ışık var sanki?!.
    gecenin içlerinde, eşiklerine giderler kapıların, seslenirler, ses yok?!. sonra ölgün; kendi içlerine dönerler çaresiz, yine kendi içlerine dökülmeye..
    kendileri ışık ararken gerçekte başkalarına ışık olanlar?!. işte, gecede, derin sularda fırtınada karanlıkta, kelimesiz bırakmak olmaz onları.. bir fener yakmalı, el sallamalı kıyılara, kendi gibilere uzatmalı kelimelerini, yolda yolcuları ulaştırmalı tez elden, emniyetli sahillere çıkarmalı, selamete kavuşturmalı.. kelimeler bunun için var ve yeterli de..

    kelimeler…
    kimselerin dönüp bakmadığı, görenin kıymet vermediği kelimeleri olur insanın.. söze kıymet veren, en yüksek pahayı biçen, basit hafif insan mülahazalarına kurban etmeyen, bilinmez, müşfik, gizemli alıcısının gönül bedestenine uğrasın ve artık orda kalsın istediği kelimeleri?!. bir yâdigâr gibi de değil, bir armağan gibi?!.

    Sâdi hikâyesi;
    yılda bir yağan yağmurda kaplarını dolduran, bütün yıl o sudan içen adam, bir seferinde ağzına götürdüğünde su tasını, aklına padişahı gelir, “padişahım da su bulabiliyor mu acaba?!” deyip, sırtına bi küp su vurup, aylar zorlu yolculuktan sonra sarayın kapısına varır, üstünün başının tozu toprağına, hâline bakmadan bulanık suyunu hediye için padişahın huzuruna çıkar.. padişahın kıymetle karşılar adamı, hediyesi bulanık çöl suyundan hiç tereddüt etmeden gülümseyerek içer, sarayın billur bardağına doldurup, toz toprak çöl suyundan bir yudum.. adamın çöl suyundan hediye getirdiği de kim; Nil kıyısı sarayında, Nil sahibi?!.
    hikâyedeki gibi tıpkı, çölde yaşayan adamın yaptığı gibi, küpte bulanık su yerine kendince kelimelerini alır, koyar söz dağarcığına, heybesine, vurur omzuna, geri dönüşsüz yollara çıkar, söz sahibi ustanın huzuruna, kendince söz sunmaya..

    sizin burda yaptığınız… işte, bir deniz feneri inşâ etmişsiniz binbir zahmet, hayatın karanlık, dağdağalı, çalkantılı denizine, yakmışsınız, zerre karşılık beklemeden, ışığınızı cömertçe sunuyorsunuz, yola çıkmış, mâverâ arayanlara.. insanlar uzaklardan görüyor, uzak yollardan geliyor, emniyetli liman bilip fenerin etrafındaki koyları, konaklıyor müddet-i ömrünce ve gönlünce, sonra yine kendi yoluna, bilinmezine yola koyuluyor; mutmain tebessümle, güçlüklerle başa çıkabilecek itminan, tazelenen, kuvvetlenmiş umutla..
    sözü deyip geçmiyorum artık.. şimdi söz, onca uzun yoldan, zor zahmetli ağır geçmişten gelip, hazin hicran bir yolculuğun alâmetini taşısa da üzerinde, üstü başı toz içinde, pejmürde, şimdi kelimelerim gözleri kamaşarak bakıyor; loş, rutubetli, yılların hücresinden günışığına çıkmış.. ve bunu siz temin ettiniz..
    insanlara en iyiyi en güzeli işaret edip, anlatıyorsunuz.. şurdaki gemilerce uzun ve fazla söz bunun minnetinin şükranının işareti işte!. velakin, ne dense yine de eksik de kalacak..
    eyvallah ki eyvallah varlığınıza ve sonsuz şükür var edene sizi, yazdırana!. Rabbim râzı ola, iki cihan azizi eyleye!.

    • Ben hayatım boyunca çok şey okudum ama çok az şey sadrımı titretti. Şu yorumu kaydediyorum izninizle not defterime. Arada açıp okuyacağım.

      • ne dilerseniz, nasıl dilerseniz; yitiğiniz gibi alın!. ki, yitiğinizdir!.
        mümin yitiğiymiş hikmet, nerde bulsa alırmış; kendi mülkü gibi..
        bizlerin burda yaptığı da bu; kendimizden ne çok şey bulup, yitiğimiz gibi almak..
        bizlere yalnız olmadığımızı hissettiriyor sayfanız, yazılarınız.. sayfanıza konuk, hikmet arayışında nice insandan içten çok duâ alışınız en açık, en güzel ispatı bunun..
        burayı keşiften sonrası, bütün hissiyatınızla emîn de olun bundan, bunca insanın burada bulunma, kendince, cirmince, garip gönlünce satırlar düşmesinin nedeni, yazılarınızla güzel bir çığır açmış, sözün yükseği ile, söylediklerinizle, kelâma aç muhtaç insanların sadrını titretiyor oluşunuzdan!. bizler de sizi öyle okuyoruz tam da!.
        bu demektir ki, burda, yazılarınız altına düşülen satırlar, yazılar yine sizin!. sizden yine size!.

slotbar güncel giriş -

asyabahis yeni giriş

- casinoslot - Goldenbahis yeni giriş -
Baymavi