Çaresizlik Nedir?

Çaresizlik Nedir?

Üç yıl önce falandı, bir haber vardı. Haberde bir katil balina doğum yapıyor, doğumdan kısa süre sonra da yavrusu ölüyor. Adına katil denen anne balina, tam 17 gün boyunca 1700 km mesafe kat edip yavrusunu başında gezdiriyor mevzu olan habere göre.

O zamanlar bu katil (!) anne balina haber olduğunda, tüm dünya, anne balinanın suretinde “çaresizlik” olgusunu canlı yayın ile takip etmişti. İnsan ya da herhangi bir canlının çaresiz olduğu zaman nasıl bocalayacağını, katil olduğu iddia edilen anne balina hepimize HD izletmeyi başarmıştı.

Çaresizlik hissi anne balinanın kafasının üzerinde sahil sahil gezmiş, insanların gözüne gözüne sokulmuştu.

Çünkü o, 17 gün boyunca sırtında 150 kiloluk yavrusu ile 1700 km yol kat edip aramıştı çareyi, biz kantar tartamaz dertlerimiz ile arıyoruz benzer çareleri.

O çareyi ararken de hepimizin sırtında ağrılar, omuzlarımız uyuşmuş, bacaklarımızın dermanı kalmamış oluyor genelde.

Bu hep böyledir zaten, bazen nasıl başa çıkacağını bilemezsin ve insan da olsan katil balina da olsan sırtında taşırsın o sorunu. İnatla, pes etmeden…

Ve bu, hayatın ruletlerine karşı bir zaman kazanma oyunudur aslında. Çaresiz olduğunu kabul etme insan olduğun ile yüzleşme sürecidir, sırtında gezdirdiğin yüklerin metrekareye göre kapladığı alan.  

Aynı zamanda çaresizlik, en insan insan yanımız belki de.

Her şeyin üstesinden gelebileceğini zanneden, tanrıcılık oynamaya meyilli, Kaf dağlarının meliki bir canlıya sadece bir duygu durum halinin frene bastırabilmesi ne garip.

“Sen bi orada dursana!” demesi, “ya hu bi soluk alsana!” diye fısıldaması ve gerçekten frene bastırması.

“Ben her şeyi çözebilirim.”, “Her sorunun üstesinden ancak ben en doğru şekilde gelebilirim.”, “Ben istersem her şey mümkün!” diye marş yazan ve artık bunu Amentüsü belleyen insanlara, bir virüs ile dur dedirtebilen his…

“Şuralar, buralar ve oralar hatta şunlar, bunlar ve onlar benimdir!” diyen insana, bir ölüm ile “dursana sen bi ya” diyebilen ve bizimle konuşabilen bir his…

İnsan gerçekten çaresiz olduğunu bilip kalmalı mı oturduğu yerde yoksa sebepleri mi zorlamalı ne olursa olsun?

Yani bunun doğrusu nedir ki?

İlerlemenin, gelişmenin motivasyon duygusu da bu olabilir; kendini çok beceriksiz, işe yaramaz hissetmenin motivasyon duygusu da bu olabilir.

Ortası Neresi Bunun? Çaresizlik Hissinin Çaresi Var mı?

“Bir şeyin imkânsız olduğuna inanırsanız, aklınız bunun neden imkânsız olduğunu size ispatlamak üzere çalışmaya başlar. Ama bir şeyi yapabileceğinize inandığınızda, gerçekten inandığınızda, aklınız yapmak üzere çözümler bulma konusunda size yardım etmek için çalışmaya başlar” diyor Dr. David J. Schwartz.

Belki de buradan başlamak, her meseleyi kendi içinde değerlendirmek lazım.

“Neyi ben yapabilirim, değiştirip düzeltmek için neye ne kadar gücüm yetebilir?” ya da “buna benim gücüm şu an için yetmez, ben bunu düzeltmek istesem bile yetmez.” diye sorunları ve çözümlerini ikiye ayırmak lazım.

Çaresizlik hakkında daha fazla şey okumak isterseniz buraya tıklayıp ,”Öğrenilmiş Çaresizlik Nedir?” yazısına da göz atabilirsiniz.

Etiketler

3 YORUM

  1. yaşayarak öğrenmek; en kestirme öğrenme biçimi..
    onlar; yaşayarak öğrenmişler..
    hayatın en zirve, en dip kıyı köşe bucak, loş yerlerinde dibine dek yaşayanlar insanı dünyayı hayatı en dibine anlar onlar.. sonra, geldikleri yer, kendileriyle ilgili hayatın en trajedik, hâttâ en ölümcül şeylerine bile müstehzi gülümseyişlerle bakmak.. onlar dünya ve hayatının öyle daimi demirbaş edilip, en tepeye çıkarılıp, tapınılacak bir şey olmadığının dünyaya ispatıdırlar.. onlar her şeyden mizah çıkarabilenler.. kendilerine ölümün bile komik geldiği, insanlar olup çıkmışlar onlar; hayatı en ağır yaşayarak içinden geçmekle ve her nasılsa da sağ çıkabilip?!.
    onlar için ‘son’u ve sonunun nereye gittiğini, gideceğini bilip, dünya ve içinde olup bitenlere bakarken, itminan içinde, bundan daha da tebessüm ettiren bişey de yok.. hayata dair her şeyi, hayatını ardına tek bakış bırakmadan fedâya hazır insanların itminanı bu..
    merhum ahmet kaya, şarkısının sözündeki gibi, “martılar ağlarken çöplüklerde, durmadan gülüşecek…”
    hayatı hafife almak değil bu, aksine alabildiğine kutsamak; hiç umursamayarak kutsamak.. ve kim bu kadar kutsar hayatı, zerre umursamazdır ‘son’u, sonunu, ölümü; şehirlerin tepesine bombalar yağıyor, o uçuk sevdiğine sarılmış, şarkı söylüyor?!. bunu insana bir şeye, birine zerre sarsıntısız saf bir imân yaşatabilir ancak.. geri dönüşsüz, geriye bakmaksızın, baktıracak bir şey kalmaksızın, gülümseyerek öylece yürümeyi göze almak, sonuna?!. müthiş his!.
    dünyanın, insanlığın yüz akı, ümmetin yetimlerine bakarak da söylüyorum bunu.. başka bi dünya misal var.. misal, avrupanın ortası yerde, 90’lı yıllarda ‘adam’ adamlardan bilge kral’ın ülkesinden bir gerçek sahne; 120’lik granatlar tepelerine yağarken, kahve hastası insanların gençlerinin, kaldırım kahvesinde oturup, hemen yanlarına yörelerine düşen ‘ölüm’e zerre aldırmadan, gülmeli sohbetli kahve içmeleri yahut 12 eylül öncesi çatışmalarda, kurşunlar çok şeritli, vızır vızır bi
    ıstanbul-ankara otobanından daha hareketli iken, gençlerin bi yandan çatışırken, aralarında ‘kaç kızılderili kabilesi sayabilme” yarışı yaptıklarına bakıldığında daha iyi anlaşılır, hayatı çok da “şaapma”yış, ölüme tırmık çekiş, kafa tutuş, kafa atış..
    iyi de, “yaşamak varken ölümden bu kadar söz ediş?!!. ne nekrofilik şeysin sen böyle?!” demezler mi adama?!.
    derler.. desinler, ölümü bu kadar ti’ye alan, hiçe sayanlar kadar kim biofiliktir ki?!.

    geçmeyen, gerçek güzelliklere bütün algıları sağır, günün güdük insanı inanç kalp his katili olmuş, üstüne ateş döküyor, ölüm yağdırıyor mazlumların, mâsumların, elinden duâdan kanayıştan, için için yanıştan başka bir şey gelmeyen mustazafların.. ve allah vaadi; içlerinden yiğit önderler çıkaracak.. onlar, zulüm var olduğu müddetçe de karşılarına hüseyin’ler gibi dikilecek, kötürüm kalplerine korku salacak, akıllarını başlarından alacak hamza’lar gibi adamlar hep var olacak..

    bide, ölümleri gözünü kırpmadan kaç kez de göze alıp, bitürlü ölmeyip, ölemeyip yaşayan, yaşamak mecburiyetinde kalanlar var; her şeyi yaşamış, en derinine hissederek anlamış, durdukları, kaldıkları, geldikleri yerde çaresiz yaşayanlar.. en çok onlar hisseder açlığını merhametin, şefkatin, kimsesizlikten, çaresizlikten bir şeye, birine sarılmanın, sarılarak düşmemenin..
    onlar için hayatın imkânsızlarından biri; birine sarılmak, öylece de kalmak, şair dediği, son nefesini orada, öyle vermek..

    bir kez olsun bir ağaca, bir taşa, müşfik bir insan evladına yaslanıp, sarılıp, omzuna, dizlerine başını koyup, anne karnında cenin emniyetinde, kucağına gözlerini kapatıp sığınmanın eşsiz sonsuz huzurunu bir kez, bir ân olsun yaşamadan öylece geçip gidecek olmak şu dünyadan?!. bunun acısını annesizler bilir en iyi..

    onlar için en büyük teselli; dünyanın rahat yeri olmadığı.. mükâfaat, mücazaat da..
    âdemoğulları, havvâkızlarının en bohem, en laylaylom yaşayanları için bile imtihanı ağır dünyanın, dünya hayatının..
    anlamaktan nasibi olanlarının sonunda geleceği yer, dünyanın bir anlama, inanma, öte’ye hazırlanma yeri olduğu hakikati..
    dünya, her şeyi anlayıp, sindirip, inanıp, ‘insan’ gibi yaşamak, ‘insan’ mahallesinde kalıp, aziz emaneti Sahibi’ne ‘insan’ gibi, en güzel biçimde teslim yeri.. başka yol yön inanış, çıkış vakit kaybı, ömür israfı.. göze alan önden buyursun?!.

    hayat karşısında tahammül edemeyişimiz, içinden çıkamayışımız, yolu bilmeyince çırpınışımız, sarpa sarışımız, saçmalayışımız, yalpa yapışımız, düşüp dizimizi kanatışımız, kahramanların krallarından donkişot gibi, sonunda gerçeklere toslayıp kafamızı gözümüzü yarışımız, dibe batışımıza bakınca yol daha da belirginleşiyor önümüzde.. hele ki ispanyolların giyotinden beter, “donkişot olarak yola çıkan nicesi sanço panza olarak geri döndü” sözü de dururken tepesinde insanın?!.

    işte niye tepeden tırnağa ‘hayâl’ oluşumun nedeni.. bunun için.. anladıklarım hayâl, sevdiklerim hayâl, uzak ve habersiz aşklar dolduruşum, ‘insan’ ve hayâli hikâyelerini biriktirişim içime bundan.. hepsi birer ‘hayâl’ olmalı, kalmalı bende.. benim gerçeğim hayâlin ta kendisi..

    neşeyse ham ve şekilsiz neşe, ölümse sonuna kadar ölüm, acıysa iliğine kadar acı, hüzünse kalp kapakçıklarına, kulakçıklarına kadar hüzün, kayıpsa son zerresine dek kayıp, bunların hepsine aldırmadan gülümsemekse, sanki cehennem içinde cenneti yaşıyormuşçasına bir itminanla, deliçocuk bir gülümseme; dünyada gerçeğimi en dibine yaşadım da ve her şeyi ve her şeyiyle.. o ‘her şey’in içinde her şey var, ‘kalp’, ‘can’, ‘tin’; de, ‘ten’ ve ter’ değil lakin..

    sayısız kez de kötü yollara da düşürdüm de kalbimin yolunu, uğrunda öldüğüm ilkelerimi iliklerime dek de sıyırdım benliğimden, saf ve kirletilmemiş şeylere olan o katıksız kesintisiz katı ihtiramımı, kat’î inancımı da bilerek de ittim bir kenarlara, en mezbelelik yerlere, erdemsiz de oldum; isteyerek değil, yana yana.. bıraktım ortaya varlığa, varlığıma, varsıllığım her neyse, onlara dair her şeyi, açık büfe gibi, bakmadım da kim oturmuş başına, aksıra tıksıra, oflaya terleye yiyor, yağmalıyor?!.
    dedim, kim ne ile, nasıl bakarsa baksın, kendimi bile isteye düşürdüğüm, en dip hâllere; abuş çehre, müstehzî bakışlarla, kim dokunursa dokunsun kirli ellerle, kim ne alıyorsa alsın, sonunda miri malı yağmaya açmışım hayatımı ve nasıl olsa zerre bir iz bırakamayacaklar, eserleri kalmayacak.. kir üstüne kir?!!. baştan ayağa kire gönüllü bulanmışların kirlenişi olmaz.. bende kalacak olan, kalan, kalmış, kalıcı olan, aslâ da değişmeyecek, kalbimde ruhumda son nefesime değin silinmeyecek, en güzel, en saf, hiç kirletmeyecek, üstüne kimden ne gelirse gelsin aslâ kirlenmeyecek, üzeri örtülemeyecek şey yalnızca yalnız ve devrimci ruhların bıraktıkları asil izler.. bende kalan tek şey o; ve tertemiz.. gerçek hayatta da, sanal yazın dünyasında da bir tek onlarla pürüzsüz anlaşabiliyor ruhum, bir tek onlara yer var, dünyada el kadar bile yer kaplamayan, cürmümce varlığımda, bende.. dünyanın bütün asil ruhları bana eş, kardeş, yoldaş, anlamlı, sevimli, sevgili, uğruna ölünesi ‘cân’dan da ‘cân’..
    ‘hayâl’ dediklerim kadar, sayıları zafer işaretine kalkmış bir elin parmakları kadar, ‘gerçek insanlar’ım hep onlardan..

    ‘anlam’dan yana bir ‘insanevladı’ hakkında bir kez kalemi kırınca kalp bir daha dokunup, alıp oynayıp, evirip çevirmiyor, onu yüreğinin en müstesna, en mutena yerine binbir ihtiramla koyuyor, en eşsiz, sonsuza dek soğumayacak, en sıcak hislerle örtüyor üzerini, bir daha dokunmamacasına..

    aşağılık bulduğum her neye, neyine bularsam bulayayım kendimi hayatın dünyanın, onlar, içime işlemiş insanlar, o yüksek ruhlar, asil kişiler karakterler dokunulmamış yürekleriyle önümde, karşımdalar.. sûretlerini sürekli tam karşımda, gözlerim önünde, alın hizamın üzerinde, baştacı yerde tutuyorum.. her baktığımda gözlerine, onları bana bakıyor buluşum beni ayakta, hayatta tutan şey..

    hayata tahammül için sarılıyorum da uzaklarından ve haberleri olmuyor bundan.. ve en güzel, en manidar sarılış da bu.. kötürüm kalbim, mefluç ruhum onlarla ayağa kalkıyor, dikiliyor, dik duruyorum, hayata ve olduğu yere kıvrılıp, gözlerini kapatıp, uyuyup bir daha uyanmamayı dileyen, dünyadan elini eteğini çekmeye her an hazır kendime karşı..

    onlar, o seçilmişler; güzel allahın güzel yarattıkları, eşsiz bir kalp, his, sonsuz güzel, engin iç dünya bahşettikleri;
    onların iyilikleri, güzellikleri başkalarının hakkı, onlar başkalarına ait, o eşsiz güzellikler başkalarının kaderine yazılmış, inhisarına verilmiş, biliyorum.. hak iddiam yok.. ilerisine gidip kendimde bir hak görsem, bir engelin muhakkak var olacağını, çıkacağını biliyorum; benden olmayacak, onlardan da olmayacak, ama hep var olacak bir engel..
    ‘yaşam’ dediğimiz kaçınılmaz şey engel buna; zorunlu gerçek, zoraki gerçeğimiz, bizim olmayan gerçeğimiz.. üstüne, hayatı bizim bile isteye ve seve kurmadığımız ‘gerçek’ler ve o ‘engeller’i aşmak elimizde değil..

    gerçekler… her sabah uyandıklarında, gözlerini açtıklarında burun buruna geldikleri, dudak dudağa buldukları, kendilerini içinde buldukları, yadsıdıkları, ama kaçınılmaz gerçekler..
    eğer ben gibi ‘gerçek’lerden sıyrılmış, artık her şeyden kaçış noktasına gelmiş biriyle aramızda bir ‘karar’, ‘söz’ olsa, gözümü kırpmadan, ardıma bakmadan, zaten düşünmediğim sonumu düşünmeden, omzu başında çıkar giderdim onunla; bu dünyadan, gerçeğinden, gerçeğimden ve en uzağa.. ‘uzaklar’ değil, ölüme bile; ve seve seve..

    neden bu kadar çuval çuval, katar katar, merkep yükü söz?!. nedir acelen be adam, neye yetişçen?!. “festina lente!” dururken, nedir bu sözü sarpa sardırış, elini ayağına dolaştırış, aklın erdiğinde çıktığın, bilmediğin yollardan dönmeyiş?!.
    yetmişinde sevimli deli donkişot’un bile ‘akıl’lanıp’, eve dönmüşken derdin ne?!.
    yeryüzünde kullar içinde en sevdiğin, rahmetli ümmî bilge büyükanan “kuşların bile yuvası var, benim yok” derken üstüne mi alındıydın, çocuk yaşta?!.
    yok, sen uzlaşmayacaksın, hiçbir şeyiyle; hayatın, dünyanın?!.

  2. ve;
    münadinin sesiyle bozulur susku…

    çoğunluk, bir ince sızı düşünce sardığı zaman, en acıyan yerine getirir hikâyemin, bitmeyen yerine.. bir karanlık denize doğru yürürüm usul usul; bir hafif esinti.. hiç gitmediğim bir ülkenin göklerinden kuş sürüleri geçer; elimi uzatsam tutuvereceğimdir birini.. ama giderler.. göç yolu bu; kalmalılar arkada..

    gidenlerin ardından döktüğüm hicran can alıcı son deminde, allah hayırlı ömür versin, çile küpü, sabır taşı, merhamet dağı, şefkat ırmağı seksenyedilik anacağızım gelir aklıma, seslenirim; ‘sen de gidersen ne yaparım, kime sarılırım, kime derim derdimi?!. al ana giderken, bas bağrına, kapat gözlerimi, hayın dünyaya vermeyeyim son bakışımı?!’
    o an o da beni düşünür ki zahir, düşüncenin en cedel, en çatal yerinde hızır gibi yetişen şefkat sesini duyarım..

    hisleri kuvvetlidir anamın; bilir her şeyi, yerliden yedi kat yabancıya kadar anlar herkesi, hâli, tavrı, duasıyla teselli eder..
    hisseder her bir şeyi; binler kilometre uzaktan bile.. ve sanki de benim nefesime, adımlarıma, gülücükler saçsın diye deldell konuşuşlarıma, dokunuşlarıma muhtaç bir bebekmiş gibi, ben onu gerçek dünyada, her ziyaretine gittiğimde onun için bütün gün neler yapacağımın planlarının, teselli etmenin avutmanın, türlü şaklabanlıklarla eğlendirmenin, nasıl güldüreceğimin, kendini iyi hissetsin diye günüm, emanetini sahibine artık vukuatsız, sessiz sedasız, sekine içinde teslim dışında tek şey beklemediğim geleceğimle ilgili, olmayacak gelmeyecek olmadık pembe yalanlar uydurmanın derdindeyken o, hayaliyle capcanlı gelir, yediveren güller gibi dokunur isyan hüzün keder saçlarıma, “oğul kalk hadi, babana gidelim!.”
    o gidişleri bilirim.. içime bıraktığı teselliyi, tebessümünü o da bilir gibi sanki..
    nasıl da tebessüm ettirir..

    eri rahmetli, dünyanın bişeyine tamah etmeyip deli yaşamış, delikanlı çekip gitmiş, en güzel vefat etmiş, hüzünle umut arası, tebessüm ede ede, ettire ettire, eli ellerimde son nefsini vermiş delimemed’in kabrini, kolumda gittiği her ziyarette, beni unutur, komşusu bir mezarın taşına oturup, selamını verip, seslenir; sanki gecekondu yanı komşusu, kendi yaşındaki ahretliği zeynep teyzeye seslenir gibi, “nasılsın canım, bitanem aslanım, nasılsın?!. ben seni çok seviyom!. bekle gelcem yanına!.”
    bu gelir aklıma; bir gülümseme belirir önce içimde, git gide kendi kendine deli gibi gülmeye götüren bir gülümseme.. uçar gider tasa..

    anam… çok sefer ota köke üzüldüğünde tansiyon yirmi beş üstüne fırlar; makinenin soluğunun yetmediği yere.. yirmi iki, yirmi üçlerde sanki başım dönüyo azcık galiba diyip, kimse üzülmesin diye haber de etmeden, düz ayak iki oda bi sofa gecekondusunun hemen bahçesi yanındaki yoldan geçen bi minibüse atlayıp hastane önünde inip, telaşla karga tulumba acile alan doktor evlatları durumunu normale döndürdükten sonra, geldiği yoldan geldiği gibi döner evine, hiçbişey olmamış gibi ve yokluğumuzda yoldaş olsun diye tüyleri henüz çıkmaya başlarken bebeklikten götürdüğüm, rahmetli babamdan sonra ilk ve son sevgilisi, mavi renk, şaklaban, cidden de çatlak, çok sevdiği muhabbet kuşu ‘çatlak’la muhabbete devam eder bahçede, minik bahçede yıllardır baktığı, anne yavru binlercesi elinden geçmiş, hiç eksilmeyen, bi dünya kedileriyle konuşur..

    ne yazık ki bu modellerden artık üretilmiyor.. onlar da giderse?!!

    yazmak.. ve kelimeler..
    yazmak istifrâ gibi; yutup sindiremediğin, yutamayıp genzini tıkayan ne varsa çıkaran, müthiş rahatlatan..

    ve seyyâldir kelimeler; kalbin en ücra köşelerine ağan gün ışığı gibi.. kelimeler yetim öksüz bir çocuğu kirine pasağına bakmaksızın bağrına basan merhametli ana kucağı.. ana yüreği; en eline yüzüne bakılmazları saf aynasında aklayan, paklayan, şefkatle saran saklayan engin merhamet denizi..

    aslında düpedüz kandırıyorum, her şeyi ardında bırakıp bir yerlere kaçmak tutkusuyla kıvranan kendimi, kalbimi.. kelimelerle kandırıyorum.. kelimeler bi adımda dünyayı dolaşır.. ta çin’den endonezya’dan, tayvan’dan istanbul’a gelen müzik kutuları, arkasında kimi göl başında nilüferleri seyreden, kimi kemik bir tarakla topuklarına varan simsiyah saçlarını tarayan, kimi de başını eğmiş belki yârini, belki kendisinin de ait olduğu hanedanın istikbalini düşünen çekik gözlü, burnu fındık, ağzı kayfe fincanı çin kızlarının resmedildiği bütün o akik saplı aynalar, mineli, sedefli kutular metropolde hâlâ taşralı hangi genç kızın gelecek hayallerine şahitlik eder, kederine hüznüne ortak olur, o gemici düğümleri hangi gemiyle hangi bilinmez en uzak seferlere çıkmanın rüyasına gözü açıkken dalan gencin hayâl tutamağı olur bilinmez..
    onlar biraz da biz değil miyiz; okurken, yazarken, dalarken?!.

    anam yazdığımı bilmez; yazarken rızayla, minnetle, hicranla yaşadıklarımı.. aslında kimse bilmez.. anam bilse misal, ne yazdığımı ve nasıl kalbimi hokka edip ve kalemi enjektör, yazdığımı, bi kılı kırka, sonra her birini bir kırka daha yaran, her gün herhangi bir şeye kaç defa ölen kadın, kahrından bir daha ve bu sefer son ve gerçekten ölür.. adımlarım ancak bir şiirin kaldırımlarını adımlamaya ehil, bunun için kalbim de buna ayarlı; eğer aşsam haddini, saklamayı unutsam, eve, yola, anama taşısam, cidden hisseder..

    kaç yolcu uğurladığım haydarpaşa garı, sonra dönüp altında ağladığım sultanahmet meydanının asırlık ağaçları, gıptayla baktığım çift gezen kumruları, herkesin eğlencesi benim için kederli pazar günleri bilir beni.. ben neyi bilirim ya?!. pazar sabahları, ıstanbul’un öte ucunda daha gün doğmadan yola düşüp gittiğim, daha geceden uyanıp sofrayı hazır etmiş bulduğum anamın, içimde durmadan beni zehirleyen şeyden habersiz, bana bir lokma bişey yedirmek için peşim sıra koyun olup meleyişini, ısrarlarını püskürtmeyi başaramayışlığımı, günün ilk yılgınlığını böyle yaşamışlığımı, sonra hayr duasıyla dönüş yoluna düşüşümü ve hep geride bıraktıklarının acısıyla acıyla gülümseyen adam olarak bahçe kapısından çıkışımı, dönüş saatinde bile henüz yine uyanmamış ıstanbulu katedip, öbür ucundaki yerin altı işyerime gelişimi, ilk iş çay sigaramı hazır edip, oturup b.sayar başına, önce radyoyu açıp sonra yazmaya koyuluşumu..

    aslında mesai dinlemez hüzün ve hiç terketmez yurdunu.. yani kalbini.. art arda sıralanır türküler.. sırası gelen, gün boyu gönül yorgunu nöbetçisine selam verir, yerine oturur, “bana medet senden olur efendim/aşılmaz dağların dost, ardında kaldım/eller dosta doğru çeker göçünü/evsiz viranede, bellerde kaldım”; sonudur..
    sonra, vakit öğleden çıkmaya yüz tutar, gün ikindiye döner.. ikindi, iki kuş gibi tüner adamın göğsüne; birinin pençeleri pek sivridir, içerden içerden batar, biriyse, akan kanı içer boyuna.. kan durmaz, saatler durmaz, akşam gelir anıları önüne kata kata..
    gün akşam olurken hep es geçilen, hep akşama devrederek evvelki iki öğünü, bi tas çorba içmenin zamanının yavaş yavaş geldiğini hatırlatır..
    işten eve dönerken aynı yolları kullanmak bile şehrin sınırları içinde yaşamanın bir bedelidir.. ev dediğin, çocukluğunun o, okul dönüşleri özleyerek koşa koşa gittiğin yer değil..
    caddeden kaç yıllardır yabancı sokağına girerken çocukluğunun, gençliğinin geçtiği o ankara sokağı gelir gözünün önüne; o sokaktan, gelin arabasıyla, dört inanmış omuz üstünde yahut sedyeyle geçenler gelir; şehri, şehirdeki hikâyenin sonunu karanlık bulursun..

    bilmeyen bilir, anlamayan anlar, susan dillenir, dillenen susar akşam olunca.. akşam bazısına gelmez de çöker adeta; sis dağa çöker gibi, sevdanın acısı yüreğe ağar gibi..
    akşam olunca, dünyanın çehresine kızıl bir tül çekilir adeta, kalp dalmışken düşünceye, tasaya, kedere gama, anamın gecekondusu girişindeki akşamsefaları açarken, diplerindeki yoncalar yapraklarını büzüştürür, cümle kapıları kapanır, sürüler ağıllara dolar, evlerde çocuklar uykuya yanaşır; akıl baliğ olmaktan uzaklığın verdiği masumiyetle, kadınlar kokular sürünerek beklerler erkeklerini, mutlu erkekler daha da mutlu olmak ve mutlu kılmak için kadınlarını, hızlı adımlarla yürürler evlerine, eve girince perdeler kapanır, mahremiyetin büyülü dünyası yalnız mahremlere açılır, hikâye en derin yerinden uyanır, köpürür yeniden.. ayrılıklarsa karabasan olup savururlar bir kıtadan bir kıtaya.. sonunda, ne çare, kendi yüreğine sığınmaktan başka çare kalmayınca, yalnız başına çay demlenir, deminde hoyratlar, bozlaklar, baraklar, buselik ve karcığarlar, söyleyeni var dinleyeni yok mahzunluğunda çınlatır odaları;
    “mihrican mı değdi gülün mü soldu/gel ağlama garip bülbül ağlama/sana da mı değdi feleğin oku, gel ağlama garip bülbül ağlama”..

    işte, renk ahenk usul, nota bilmez, akort bilmez, hançeresi yara bere, tek telli dökük bağlama gibi bir bestenin kapısında güfte eğleşmeyecek seslerden acemi heceler döker kâğıda kalem; vara vara kelimelere, toplasın dağınık yakasını şiirlerinin, ki sonunda tamam eylesin kendini?!.

    günün defterini kapamak gecenin defterini açmaya yetmiyor, bugün arife demenin yarın bayram demeye yetmediği gibi.. el ayak çekilince derler bazıları, neler olursa o vakitlerde işte onlar; şehvetle, şükürle, hırsla, kâfirce ve müslümanca, arifce ve zındıkça… yapılır geçer..
    hayır, geçmez; bir kolunu atiye bir kolunu köklerine uzatır, bekler..

    sabaha ektiğini biçmek üzere uykuya dalacağını bilir de herkes, yine de sağır kesilir âleme, kör kalır kendine.

    şiir dediğin bir ‘geçmiş’.. ‘geçmiş’ dediğin her biri derin iz.. şiir dediğin, geçmişin kalbin dehlizlerinin çeperlerinde durmaksızın oynaşan gölgeleri.. şiirle konuşunca, mısralarda fotoğrafına baktığın şeyi, kişiyi değil, kendini hiç değil, olmasını istediğin şeyi, kişiyi anlatırsın daima.. şiir dile gelip kaf dağının yolunu, âb-ı hayatın kaynadığı pınarı göstermez.. yol içindedir yolculuk da; cân da sensin, cânan da, cân da sensiz, cânan da; ko aparsın böylesi dünya seni!.

    bir zamanlar mısırlı aptalların taptığı, bize ise, Aziz ve Celil olanın kudretini gösteren yıldızlar, kavuşmasız hasrete düşmüş her sevdalı genç kızın kalbini boğazına tıkamıştır, kaç bahardan geçmiş, ömründen kaç bahar tek nefes dokunmadan düşmüş, kalbi hikâyesinden ağır her adamın içini ölümcül kelimelerle doldurmuştur da, neden hüzünleri onları kalbiyle anlayanın kalbine daha fazla çöker, kendini herkesten başka hisseder göğün altında, herkesten aciz, herkesten çaresiz?!.

    işte, ‘münadi’ çağırdı yine, yine tetik kelimeleri ile, bi dünya söz döküldü sayesinde.. ve ama, yine aynı şey oldu, bişey diyememiş oldum; “hiçbir saz uymadı sâz-ı ahengi şevkime/sâz-ı ahengi istiğnayı çaldım yalınız” gibi?!.

    onca kelime döküp yine bişey diyememiş olduğum hissi çöreklense de göğsüme yine, yazıyorum işte!. yeniden yazıyorum ya sonsuz şükür, yazdıkça da unutuyorum ya hamdolsun; gitgide kokuşan, burnumda kesâfeti gün geçtikçe artan, kasaveti göğsümde gitgide daha da ağırlaşan dünyayı, hayatı?!.
    bunun ben ve ben gibiler için ne demek olduğunu ben hiç anlatamamayım, beni yazmaya çağıran ‘münâdî’ye; hiç anlatamamayım, sonsuza dek, çünkü ‘anlatamamak’ ömür ve izin verdikçe allah, kesintisiz, delidolu yazmak demek; tıpkı uçsuz bucaksız bozkırda rüzgârlarla yarışan deli atların mesafesiz menzilsiz, sonsuz soluksuz, özgür koşuşu gibi..
    ..
    unutmadan,
    bi şey:
    son eklemeleriniz; her birini okudum, okuyorum.. “sadakat ancak özgürlüğün olduğu yerde anlamlıdır” demişsiniz.. ve daha birçok şey.. her biri karşılık yazmanın inhisarında..

    bi şey daha:
    dördüncü gün bugün.. yazılar bırakmaya çalıştım, burdaki sistem arıza çıkarttı.. gitti de yazılar, uçtu.. ama inşallah, kalemi elimizde tuttukça allah ve nefes verdikçe vazgeçmeyeceğim..

    ve unutmadan, bişey daha:
    okurunuz yazılarınızın intihalinden söz etmiş.. insanların nazarını pahası yüksek şeyler celbeder ve kıymetli şeyler (ç)alınır..
    kelimelerinizi nerde olsa tanırsınız.. sizi derin okuyanlar da.. daha ilk satırda size ait olduğunu anlayacakları kadar alâmet-i fârikanız onlar..
    selâm ile kalın..

  3. Hocam, yazınızla ilgili uzuun yorumu okuyunca, sizin ne ile ilgili yazdığınızı bile unutup sayfanın en başına döndüm 🙂 şu an ne yazacağımı bilmiyorum çok çaresizim 🙂

slotbar güncel giriş -

asyabahis yeni giriş

- casinoslot - Goldenbahis yeni giriş -
Baymavi