İki Şehrin Hikayesi / Charles Dickens

İki Şehrin Hikayesi / Charles Dikens

İki Şehrin Hikayesi tarihi bir roman. Charles Dickens, Bastille’deki fırtınanın öyküsünü, olaydan yaklaşık elli yıl sonra anlatıyor bu romanında. Dickens romanlarını ayrıcalıklı yapan şey yoksulluk ve yoksunluğun ana temalarını grotesk, gülünç ve deli fikirleriyle harmanlayabilmesidir. Kitabın başında yaptığı özel tasvirler, Avrupa’nın “modernleştik biz olduk abi” illüzyonunu çok net ortaya koyuyor. Fransız ihtilali sırasında ve sonrasında İngiltere Fransa hattında yaşanan insan yoksunluğunun sınırlarını öyle güzel tasvir etmiş ki Dickens, aradan geçen neredeyse 150 yıla rağmen hala etkileyiciğini koruyor.

Dickens toplumu ve tüm aptal aristokrat nüanslarını eleştirmeyi severdi. Burada Londra’nın toplumsal mükemmelliğin sembolü olmadığını göstermek için büyük çaba sarf ediyor.

Dickens, her biri farklı yaşam ve siyasi inançlara sahip iki şehir ve iki ulusa yayılan devasa bir karakter kadrosunun hayatlarını tek bir sonuca getiriyor.

Nesnelere kişilik vermek, Dickens’ın yazılarının ayırt edici özelliğidir. Romanları ayrıca birçok sembol ve çift anlam içerir.

Giyotinin dehşetini, histerinin dalgalarını ve kalabalığın vahşiliğini görüyoruz satır aralarında. Tutkuları nedeniyle akla kör olmuş ve bir hevesle bağlılıktan vazgeçen bireyleri görüyoruz devam ettikçe. Hem mecazi olarak hem de kelimenin tam anlamıyla konuların içine düşmüş olanların umutsuzluğuna ve çaresizliğine tanık oluyoruz sık sık. Ve tüm bunlar bizi tek noktaya ulaştırıyor: Hangi zamanda yaşarsak yaşayalım insan hem acımasız hem de çaresizdir.

İki Şehrin Hikayesi – Charles Dickens Kitap Alıntıları / Beğendiğim Bölümler

“En iyi zamanlardı; en kötü zamanlardı. Bilgelik çağıydı; ahmaklık çağıydı. İnanç dönemiydi; şüphecilik dönemiydi. Aydınlığın mevsimiydi; karanlığın mevsimiydi. Umut baharıydı; umutsuzluk kışıydı. Öncemizde her şeyimiz vardı; öncemizde hiçbir şeyimiz yoktu. Hepimiz doğrudan cennete gidiyorduk; hepimiz doğrudan cehenneme gidiyorduk. Kısacası o dönem de bugünkü gibiydi; öyle ki, dönemin en gürültücü yetkililerinden kimileri, hem iyisi hem de kötüsü için ‘en’ ile başlayan karşılaştırmalarda ısrarcıydılar.”

“Onca kalabalığa rağmen, bu nasıl bir yalnızlık!”

“Mutsuz bir başlangıçtan da mutlu bir sonuç çıkmıyor.”

“Her bir evin her bir odasında ayrı bir sır vardır ve bunların içlerinde çarpan her bir yürek de hemen yanı başındaki yüreğin bile bilmediği ayrı bir sır taşır içinde!”

“Bu dünyaya ait olduğumu hissetmiyorum pek.”

“Yaşayabilmek için her şey vardı önümüzde ve yaşayabilmek için önümüzde hiçbir şey yoktu.”

“Gelecek sıkıntılı olduğu kadar belirsizdi de bütün bu belirsizliğin içinde cahil bir umut vardı…”

“Ölüm, doğanın bütün varlıklara bahşettiği bir çareydi.”

“Her şey nasıl da tersine dönmüş. Katiller suçsuzları yargılıyor.”