Corona Virüs ve Bize Öğrettikleri

Corona Virüs ve Bize Öğrettikleri

Bir virüs girdi hayatımıza.

Bütün alışılmış ve kabullenilmiş dünya düzenlerini yıktı geçti. Küreselleşme denen sömürüyü tek hamlede yere serdi. 

Milimetrelik sınır çizgisi sapmaları yüzünden savaşlar başlatan ve asırlar boyunca kana doymayan insanlara, asıl melik kim buraların asıl sahibi kim onu yeniden hatırlattı.

Bir virüs girdi hayatımıza… 

Küsmenin, kızmanın, kırılmanın ne kadar anlamsız olduğunu adeta omuzlarımızdan tutup “kendine gel hayat çok kısa” diye sarsarak bize yeniden anlattı.

En sevdiğimiz insanların en sevdiğimiz eşyaların en sevdiğimiz yemeklerin en sevdiğimiz mekanların aslında saniyeler ile nasıl kaybedeceğimizi yeniden kulaklarımıza fısıldadı.

Bir virüs girdi hayatımıza… 
Bizim olduğunu iddia ettiğimiz bedenimize bile malik olmadığımızı, mülkün sadece Allah’a ait olduğunu yeniden haykırdı.

Bu kadarız işte.
Gücümüzün yettiği yer bu kadar.
Kaf dağına kadar uzanır zannetiğimiz burnumuzun büyüklüğü de bu kadar.
Hiç ölmeyiz, ölüm bizi hiç bulmazmış gibi taptığımız konforumuzun tanrılığı da aha bu kadar işte.

Ona buna yaltaklık yaparak edindiğimiz o koltukların da prestiji bu işte. Zayıfı hor gördüğümüz şizofrenik hayal ürünü olan statünün de hepsi bu.
Biriktirdiğimiz paraların miktarı bu, övündüğümüz evlatlar bu, bebeksi ciltlerimizin sonu bu.

Hepsi ölüm kadar.

Güzel yaşamanın değil güzel ölmenin önemini görmüş olduk.
Unutur muyuz? Unuturuz… 

Bu kadarız işte… 

Ezgi Akgül / Fosyoloji FaceBook

Etiketler

7 YORUM

  1. “kibir” üzerine yazdığınız yazıdaki fıkraya çok güldüm; sinek konuşmuş; “vay be, ne deryâdayım!. altımdaki de ne gemi!. ben de ne kaptanım ama!.”
    az sonra çıkan minik bi esinti sineği saman çöpünü, ‘deryâ’yı savurmuş sağa sola..
    büyükler hep “kibrin hasmı allah’tır” derdi.. maazallah!. hz ali demesi, “evvelin bir damla kirli su, âhirin leş; kibrin kime, niye?!”

    uzun zamanlardır sabah akşam git-gel yolculuklarda umursamıyordum etrafımı, olan biteni, sesleri, çekişmeleri.. çok az şey hariç, dikkatimi celbetmiyordu.. ama artık size yazmak var.. her şeyi inceden inceye tahlil etmeli, gördüklerimi, anladıklarımı hafızama kayıtlamalıyım..
    ‘insan’; çok ilginç ve sonsuz keşifler için mükemmel bir uzay.. insanı tahlil, göğün derinliklerinde sonsuz felek içinde yüzen gökcisimlerine keşif için göğe bakmak gibi, bu tür yerlerde gözlem yapmak.. gökte ne ise, yer de aynı, makrosu mikrosuyla; kosmos.. bu anlamda metrolar, caddeler, parklar, kafeler, meydanlar hiçbir şeyin kaçmayacağı birer iyi rasathane gibi.. tek mesele, en uygun yeri kestirmek..
    bu sabah.. yine metroda
    sürü psikolojisi üzerine çalışma yapmak, sosyolojik araştırmalar yapmak için mükemmel yerler, toplum taşım araçları, istasyonlar, caddeler, meydanlar.. sosyal deneyciler için de ideal..
    sıkı tahliller, sentezler için sürü içinde muhtelif değil, yine âmiyâne sokak diliyle ve argo, bi dünya ‘fotoraf’, ‘cins’, ‘çeşit’ “âdem” değil, ‘adem’, sayısız arketip..
    böyle bakınca ‘sürü’yüz; insanız, lakin yerdeki karıncalarda olan nizamın binde biri yok.. arada kaçaklar olsa da, tutunamayanlardan birileri, sürü içinde sayısı az, sayılamayacak çoklukta müthiş kalabalık, beyaz sürü içinde farkedilemeyecek olan siyah bir benek belki.. zaten de farkedilmemeleri gerek; hiçkimseyle bi tanışıklık olmasın, tuhaf karşılayıp, içinden bi dünya hedefini bulmayacak yakıştırma, çekiştirme; gözlerinin içine sorgulu bakmasın, kimsenin bir sorusuna muhatap olmasın, sessizce gitsin gelsin, farkedilmeden?!. hele ki lümpenlerin.. maske çok işe yaradı bunu için..
    bilgisiz, tek kalem bi bilgisi yok, ama müthiş fikir ‘sahibi’, ombudsman, bilirkişi.. zaten de kabuğunu beğenmeyen civciv misali, köksüz çapsız, medeniyetsiz, hürmetsiz, cahil, kaba, nobran, “zenim”, küstah, cüretkâr, utanmaz, bencil, sokak dilimde “çakal” tabir ettiğimiz..
    toplu taşım araçları fena kalabalık, olduğundan da kalabalıktı bugün.. istasyonlar kalabalık miting yeri, sefer sayasını da bilerek artırmayan, hırslı hesaplı hesapçı bi başkan var metropolde.. yüzüne mimiklerine, konuşmalarına, sesindeki yapaylığa, davranışlarındaki sahteliğe, bakışlarındaki hainliğe baktığında nası bi mahluk olduğunu kolayca çözer, azcık bi tip/tipoloji bilgisi olan.. ve ama işte, pazarlama müthiş, sunum son derece mükemmel ve sunum mühim, sunum her şey demek …. çağında..
    sunum müthiş, yalan ve aldatma varabileceği en üst seviye.. mahfillerin, sam amca’nın da kolladığı adam.. meselesi şehremaneti olup, metropol halkını en iyi hizmete eriştirmek değil, sahibine sâdık kulluk köpeklik için en tepeye yürü(tül)mek..
    insanları biraraya getiren, birarada tutan üç şeymiş; korku his menfaat.. etrafında kümeleştikleri, aralarında birlik oluşturdukları üç şey.. sam amca bunu dünya hakları üzerinde, erişebildiği her yerde iyi kullanıyor.. yalanı gerçek, gerçeği yalan, ‘asıl’ı sahte, sahteyi ‘asıl’, ateşi serin su, serin suyu dehşetli ateş göstermeyi başarıyor.. deccal yaparmış bunu; dostlarını, yardakçılarını yağdanlıklarını, sadık hizmetkârlarını, derecesine göre, mükellef mükemmel sofralar başına, sürül mesabesindekileri artıklarına, düşmanlarını da ateşe…
    ikinci milenyum, orwel’in 84’ü gerçek oldu.. iki çelişik düşüncenin aynı anda kabulü, neyi ne kadar bilmesi, düşünmesi, inanması, tatbik etmesi, hangi sözcüklerle ve ne kadar konuşması gerektiğini belirleyen, başka sonuç kabul etmeyen, akla ruha hissiyata, mantığa aykırı olanların mutlak doğru kabul edilmesi kesin zorunlu; gerçeği hafızalardan kazımak, insandan uzak tutmak ve korku üzerine kurguladığı distopik ülkesinin ingsos’undaki gibi.. en çarpıcı ifadesi, “iki artı iki; eşittir beştir!”.. “beş”ten başka bir şey olamaz!. orwel’in 84’ündeki distopik ülke gibi, big bıradır herkesi izlemek değil, tek tek kontrol ediyor.. sadece aykırılar hariç.. bir fanus içinde, kurgulu bir dünyada yaşadıklarının, “yasak ülke”nin farkına varanlar..
    sınavların biraz bi ağır oluşu, sürekli kırk notlar alışım yaşamak macerasından, hayattan sürekli sınıfta çakışım ve artık hadd eşiğine gelmiş yaşamak yorgunluğundan mütevellit, artık çok şeyin yüzeyinde kalma düşüncesiyle çok şeyin üzerinde derin düşünmemeye başlayalı çok olmuştu.. sürü içinde hiç farkedilmeyecek, silik profil çizerek de.. parmakla gösterilemeyecek kadar az tanınmak, hâttâ hiç.. sürünün mecbur içinde, tayin edilmiş vakitçe, içinde mecburî bir hayat yolculuğundaysan, en az zarar görebileceğin, en ortalarda biyerde; akıl ruh beden sağlığını korumak için, bam teline basma, merhamete dokunma, vicdanla büyük savaş çıkarma, devreye girmesi gereken, kaçılmaz kaçınılmaz olan insanî vazife, mesuliyet hissi; çok acil durumlar dışında sıfır müdahale, olan bitene karışmama..
    ama bu sabah işte, başaramadım yüzeyde kalmayı.. metronun kapısında üç şark kurnazı, içlerinden biraz bi daha küstah olanı, az önce aynı şeyi kendi yaşadığı halde, girişi kapatmış, geleni ısırıyor, bahanesi de hazır; “dolu bilader, sırtımda mı seyahat etçeksin?!”.. kafadan kafalık!. son derece saygın, zarif bi diyalog yaşadık, girişte şahısla ve sonrasında birkaç kişiyle; ‘sen’ dedim, ‘…bi yolu aç!.’, dışarda kalsam, ikinci aracı beklemek mesele değil de, suratında oluşacak, zafer kazanmış böcek sırıtmasıyla kavga ede ede etmek zorunda kalacam akşamı..
    hafif omuzlamayla, solundan geçip, ardındaki beş on kişilik boşluğun dibine yerleştim; benden sonra beş kişi daha bindi.. mahluk söyleniyor, ama makas değiştirerek ve kamuoyunun dikkatine sunacak değil, dikkatini çekecek, dip dalga oluşturacak şekilde tribüne oynayarak ; “niye de böyleymiş, kapatacaksan tamamen kapatmış, klasik bildik beylik malum sözler.. sanki ege sahillerinde, yazlıklara gidiyoruz, müthiş konfor içeren bi ‘kapanma’ için?!.
    yakın zamana dek canım çıktı, düzeltmeye çabalama müdahalelerinden, sonra anladım ki, sürüleşmiş yığın mantalitesi, davranışları hayatta değişmez, çünkü dünya sürülerini yönetenler, şeytandan alıyor vahyi, aydınlanma istemiyor; ve mottoları, “bırak altta yesinler birbirlerini, üstler, yeryüzü, erk bizim!.”
    vahşi sürüye bişey anlatamazsın, ‘aydın’landım ya, hiç oralı olmaz, ilgilenmezdim, ama işin ucunda gelip burda size yazmak var artık; sırf bunun tesiriyle, bu sabahki yolculuğumun da bir öykü yazmasından yana verdim reyimi; az gerisinden seslendim, hâlâ bıdı bıdıyla meşgul lümpene, ‘kardeş!’ diye.. önce, diğer kapının ağzında hedef gözetmeksizin, sırf konuşmuş olmak için konuşan, aynı model iki tipi, sonra da başımın yanını işaret ederek, ‘yapma, sabah sabah, kafa bu!’ dedim lisanı hâl ile.. bu tipler işaretle sessiz bi ikazı bile kandisine karşı büyük bir meydan okuyuş algılar, lümpen ayranı kabarır, bi cesaret gelir, bi cesaret gelir, anlamadan bi dinlemeden vuruşmak için hazırlık yapar, yaptı da; “hayrola bilader, raadsız mı oldun?!”
    kendi sahasına çekmeye çalışıyor?!!. çok geçmişlerde kalmış, seve seve restleşmelerin damakta kalan lezzetiyle; her tür saha kabul!. misal, mecaz; zaten de el yumruğu yemeyen kendi yumruğunu bozdoğan sanırmış.. “ya!’ dedim, “… rahmetli ümmî bilge büyükanam erkek adam az konuşur diye öğütlediydi çocukken beni hep ama, ben çok korktum sizden diycem de, ammavelâkin, bi yandan da “maanî oluyor hâlimi takrire hicabım!”, napçaamı bilmiyorum!’ dedim.. bön bön baktı yüzüme önce, kaşları çatık, kafa salladı, “işte ben adamı, böyle…” der gibi!. 15 temmuz’un bile uğramadığı, Ege sahillerine, sınırsız her tür menülü, müthiş bir tatil için biraz bi konforsuz bi yolculukta değiliz sonuçta.. aynı araçta, istikametimiz gibi kaderimiz de aynı; işe gidecez ve saatine yetişmeliyiz.. sustum, maske altından bayağı bi belirgin gülümseyerek, ama kendime..

    soru:
    neden, yazılarınızı karşıma alıp satır satır yazmak için açtığımda sayfayı başka bir şey yazarken buluyorum kendimi?!. neden bu anlatma ihtiyacı, bu çok konuşma?!. bilmiyorum!. ama güzel bişey bu, ben için!.

    • Hepimizi yazmaya iten şey anlaşılma umudu. Kendi içimize doğru attığımız çığlıklar sonunda sağır edince kendimizi biz de sesimizi böyle duyurmaya çalışıyoruz. Yazmak için değil “sonunda anlaşılıyorum” umudu için harfleri diziyorsunuz. Biz de sanatınızı hayran hayran okuyoruz . 🙂

      • “Hepimizi yazmaya iten şey anlaşılma umudu. Kendi içimize doğru attığımız çığlıklar sonunda sağır edince kendimizi biz de sesimizi böyle duyurmaya çalışıyoruz. Yazmak için değil “sonunda anlaşılıyorum” umudu için harfleri diziyorsunuz.”
        bunca isabet?!. “rikkat” demiştim; sizin için seçtiğim kelimeydi.. andolsun yanıltmadı işte beni rabbim, yanıltmadınız beni!.
        bilseniz, nasıl kıymetli.. benim için hayatî eczâyı mündemiç sözler.. usta cerrah hassasiyeti.. yılların ukdesine tam yeri ve zamanında müşfik neşter.. hoş görün hayretimi.. duymak için çok yıl katettim ben..
        eminim “anlamak”tan yana bi derdiniz olmuyor sizin de.. lakin “anlaşılma”ya gelince sıra, sırra kadem basıyor “anlam” sahipleri.. belki de kendi yaralarını iyileştirmeye çalışıyorlardır?!. belki de vazgeçmişlerdir onlar da diye düşünmeye başlıyorsunuz, umudunuz çaresizliğinizi bindirdiğiniz son kayık olup, çok geçmeden derin iç sularınızda unutmanın kayalıklarına bindirip paramparça, kayboluveriyor. derin iç sularınızda..

        bunu daha kaç kez söylerim bilmiyorum, çok şeyden, ama çok şeyden vazgeçişin eşiğinden döndürdünüz.. minnetim, şükrânım öyle büyük, duâm öyle çok ki, rabbim ne kederiniz varsa gidersin..

        istirhamım:
        yorumların haberi gelmiyor.. hangi yazınız altına not düştüğümü de unutunca?!!. arıyorum epey.. ama inanın büyük faydası da oldu; geceden sahura, üzerinde kelime kelime durmayı hakeden bidünya yazı okudum sizden, okudukça yeni yazılara da eriştim..
        bunu sık duyduğunuzdan ziyâdesiyle eminim; alıp götürüyor yazılarınız.. kaleminiz öyle huzurlu..
        sayenizde iştiyaklı, uzun okumalara geri döndüm.. ve üzerinde uzun uzun düşünmeye..
        sağlık demek benim için bu, sükûnet demek.. okurken etraftaki sesleri azıtıyor insan, kafanın içindeki o bidünya uğultuyu unutuyor dalınca..
        ben… çok yazınıza çokça yazdım.. öyle, hızlı da yazdım.. yazarken zorlanmıyorum, ama geri dönüp düzeltmek?!. pirinç ayıklar gibi..
        imlâ hatalarının olduğu kesin, tolere edilemeyecek kadar da çok.. bu kez tashihten geçmek zorundalar..
        hayr, huzur, sekine diliyorum!.

  2. bişeyi unutmuşum, yazıya dalıp..
    son yazınızı okuyup gelmiştim buraya, aklımda yazınızın öyle bir yeri ki, deli güldüren;
    “araba süren kol saati”?!!!.
    mizah zekâ işi..
    fenâ güldürdünüz!. rabbim de sizi!.

  3. gerçekçi olmak bir cesaret, bir meydan okuyuş, bir fiyaka değil, bir mecburiyet, tavizsiz bir mecburiyet.. kabul etsen etmesen, üstüne varsan varmasan yine bir şey değişmiyor, sonuçta gerçek yine senin gerçeğin olarak değişmemecesine kalıyor.. tek kurtuluş yolu var; gerçeğinle yaşamayı öğrenmek..

    ne çare ki gerçekçi olmak, hakikatiyle birlikte yaşamasını bir türlü beceremeyen ben gibi bazı ruhlar için aynı zamanda hayatın çoğu evham, sanal tehditleri karşısında sürekli tetikte olmaya, gam çekip uykusuz kalmaya da sebep..

    yaşarken, yaşamaya çabalarken yaptığım şeyin adı bu sanırım; bir hayâle tutunmak; kendini de bir hayâl kılarak… hayâle tutunmak dediysem hayattan uzaklarda kaybolup gitmek değil; başına gelenle, olan biten, olup da bitmeyenle yaşamak cezasını feryat figan etmeden oturup bi köşede kendince bigüzel de çekerek sürdürmeye çalışmak da hayatı..
    işte, hayatın ağırlığı çoğu zaman hayâl kurmaktan öte başka bir pencere bırakmıyor bana.. az biraz kendini unutturup, biraz uzaklaştıracak bir hâl değiştirmeye izin vermiyorsa yapabileceğin en iyi şey belki de hayâl kurmak diyor, böyle inandırıyor kalbimi, böyle yürüyorum peşlerinden, uçuşan hayallerin, aşkın ve deliliğin..
    lakin hayâl umut da demek bana ve umut da, hayatın güzel şeylerinin hâlâ var olduğuna inanmak..
    hayâlle avunmak; bir kendini aldatış, atlatış bu.. ve kendini aldatış aldanışların en beteri; kendini aldatış göz göre göre, bile bile kendini gerçekte var olmayan uçurumlara atlatış demek..

    kendini aldatış dediğimde ben, peşinen gözlerimi hayatla vuruşmalara kapamayı, uyumadan gözü açık rüyâlar görmeyi, içime yığınladığım nicesinin üstüne, hayâl üstüne hayâl kurmayı, geceden sabaha hasarsız çıkabilmek için akşamı o oblomov miskinliğinin olağanüstü hazzıyla etmeyi de demiş oluyorum.. o yüzden, daha yolun başında, hayatın bilmeden açıldığım derin sularında pusulamı şaşırınca teğet geçtiğim ilk noktaydı gerçekliğin kıyıları..
    ben hep aynı pencereden bakmalıydım dünyaya. böyle bakınca, yüreğim kabullenişin zahmetsizliği ve sancısızlığına kendiliğinden teslim oluyordu, onca acı, nice yara kabuk bağlamadan daha, böyle iyileşip kapanıveriyordu bir iz bırakmamacasına.. oysa geçmiş dediğine, derin bir iz bırakmayan bir şeye de yara dendiği hiç görülmüş bir şey miydi; kaldı ki böylesi bir geçmiş?!.
    her birimiz işte, seçip gözümüze kestirdiğimiz bir ışığın peşinden gidiyoruz.. ne var ki kimi gerçek, kimi sanrı..
    ister hayâlle yürü, ister gerçeğinle, sonuçta yürüdüğün yol hayatın ta kendisi.. ve hayat her iki halde de başa ne getirir bilinmez, çünkü insanın yürüdüğü yolun kendisi zaten bilinmez.. sonra?!!.
    sonrası, içinde kopan o kızılca kıyametten, kopan velvelelerden, büyük, sarsıcı, sessiz savaşlardan, kansız vuruşmalardan tek sır vermeyerek yaşayıp gitmek; ta ki saatinin sonunu sessizce vuracağı âna kadar..
    sanırım yaşamak denilen maceralı yolculuğumda kaderimle aramdaki şu gizil mukaveleye gülümseten, kendimce sonsuz güzel bir noktayla ortak imza koymadıkça kelimelerle girdiğim hayâli kavgadan yana hiçbir şey değişmeyecek..

    napolyon her ne kadar “kelimelerin girdiği yerde silah patlatmaya lüzum yoktur” dese de, kelimelerle girdiği kavgadan bugüne dek kimse sağ çıkamadı.. lakin bu kavga güzel, kav gibi, en ufak bir kıvılcımda bu ateş alış, bu için için yanış güzel; acı ve aşk gibi, çünkü anlamak güzel.. belki de kelimelerle aramızdaki, yüksek ateş nöbetine tutulduğumuz şu kavga, birinin gelip, araya girip ayırsın, kelimelerin açtığı yaraları sarsın isteyip, bir merhamet dilinin, şefkat kelimelerinin ruhlarımıza dokunuşunun eşsiz tadını almak için gönüllü giriştiğimiz bir kavga?!. ısrarla sürdürüşümüzün nedeni de elini kelimelerimizin alnının ateşine, yanmayı da göze alıp koyacak, iç yangınımıza kelimeleriyle su taşıyacak bir dostun gelişine duyduğumuz arzu belki?!. bütün bunlar ümid etmek değilse, ne?!.

    yazmak var olmak.. bir yerde, yazanlar yaşıyor, yaşadıklarını yahut yaşamadıklarını yazarak..
    ben de yazıyorum.. buna göre ben, yazıyor ve yaşıyorum, lakin hayâl bile edemediklerini yaşamış ama bir kesitinden bir paragrafını bile yazamayan biri olarak, isimsiz adressiz, belki sonsuza dek bilinmeyecek biri olarak..
    ne cennet, ne cehennem; bilinmemeyi istemek?!. kaybolmayı istemek; sonsuzda bile?!.

    var olmak bilinmek de demekse, yaşadığı yazdığı halde varlığına dair bir iz bulamadığımız bir şeye, birine var, yaşıyor diyebilir miyiz?!.
    sayıklamalarım belki şunlar, şurda kelâma dökülmüş ne varsa, bir ‘anlam’ın boyunu aşırtan sözler, kendi gerçekliğime, gerçek bir hayata teşmil edilemeyecek, kendimce vurduğum hayâli bir damga; bir duyanı olsa hani, burun kıvırıp hezeyan diyeceği, anlamanın kıyısına getirebilecek en küçük bir anlamdan mahrum, haklılığına dair her tezi hiçe çıkaracak, itiraza teşne bir imza..

    sonuçta şu cümlelerin bir tesiri, biri sihri yok, çünkü yazıcısı bir yazar değil.. yazarlık ustalık isteyen iş; okuyana hayretle “tıpkı benim düşündüğüm gibi?!” dedirtebilmenin ustalığını..

    şu satırlar… bir yazıcısı var yalnızca, can-kan biri o da, bir kişi, kişilik; ve yine ortalıkta görünmeyen de lakin, görünmeyi de sonsuza dek de istemeyen?!.
    en azından işte, karşısına tevafuk, benim için eşsiz kıymette, büyük anlam, güzellik olan şu yazı mekânınız çıkana, şu sayfalara yazana dek öyleydi.. dumanın ateşe delil olduğu gibi, yazı da bir yazıcısının var olduğuna dair delil..
    yazıyorum; sayfalar satırlar artık tavan arasından tozlu sandıklarından, küflü çekmecelerinden iniyor, zaten sarı, rutubetten daha da sararmış teksir kâğıtlar ışığa, gün yüzüne çıkıyor, döküyorum üzerindeki çoğu silik satırlardan okunur olanları.. yazıyorum; allah ne verdiyse, çalakalem ve sayfanıza ve var ama bilinmez, var ve bilinmeyi de istemeyen?!. ve bunu en iyi anlayan olduğunuzu söylediniz..

    kimlikten ziyade ‘kişi/kişilik’ olmak.. esas belleyip zihnime kazıdığım bu.. bunu kişinin yazdıklarından öyle de kolaydır ki anlamak, su gibi..
    kelimeleri kişinin/kişiliğinin alâmet-i farikası.. “dil kalptekine medlûl” diyen büyükler bunu diyor olmalı?!.
    ezelden bilmek, tanımak da bunun adı.. âlem-i ervah’ta ruh ağacının aynı dalında kader gereği komşu olanlar dünya hayatında da bilvesile, bir sebep, yolları kesişirmiş..
    yine de, sonuçta; burda yazmak, yazan okuyan için de yine de hiç beklenmedik, beklenmeyen bir şeydi.. “gece gelen konuğu; hiç kimsenin ve herkesin” der gibi..

    “insan bir damla kan, hezar endişe”ymiş.. endişe tedirginlik hissi veriyor, tedirginlik hissi huzursuzluk çağırıyor, huzursuzluk derin düşünceyi intaç ediyor, düşünce ‘anlama’nın ateşten kuyusuna düşürüyor, ‘anlamak’ acının içinden yana yana geçiriyor ruhu, kemâle erdiriyor..
    anlayan insan dilini suskunun limanına demirletiyor..
    anlayan çoğu susar.. anlayan insan suskudan derin bir mâzî inşâ eder kendine..

    anladıktan sonrası söz söylemek ve duymak içimize su serpen şey de.. anlayanla konuşmak serinlik; tek gölgeliğin olmadığı, uçsuz bucaksız, kızgın sahrada gölgelik tek ağaçlık vahaya, altında suya rastlamak gibi.. buraya yazıyor olmak bunu hissettirdi hep..
    lakin, sanki kalmayacaksınız fazla, gideceksiniz siz de?!. vazgeçeceksiniz artık yazmaktan, tahammül edemeyip kaçacaksınız sanki; artık bir damla huzur için, yalvarırcasına, tanrım, ne olur birazcık sükunet duâsıyla?!.
    satırlarınız arasından ve kaçıncı da kez okudum; sanki fazla kalmayacaksınız sayfalarınızda?!.
    anlamaz kalabalıklardan, bencil, kaba, nobran, aymaz insandan bıkkınlığınızı, yorgunluğunuzu okuyorum.. bazı ayan ettiğiniz düpedüz kurulmuş cümlelerinizden çıkarıyorum bunu; anlamı içine ustaca yedirdiğiniz cümlelerinizden.. bunları okuyorum, satır aralarından.. sanki yanılmıyorum da?!.

  4. imtihan vesilemiz ve rızâ biletimiz büyüklerimiz.. yenisi daha da üretilmeyecek, son elvedâ onlar..

    sizde lanla aynı model ve marka, 87’lik anam… hafta sonları, tatil vs günleri gidip işlerini görürüm, bir hafta boyu konu komşu, ordan burdan, ‘yakîn’lerinden biriktirdiği derdi, tasayı, kederi şikâyeti üzerime boca ediş merasimlerini bizzat tertip eder, üzerindeki bütün elektriği alır, aksam yeniler, gıcır gıcır, önümüzdeki maçlara hazır bi hâle getiririm, mecbur..
    iki göz gecekondusunun iki gözünde, minik bahçesinde haftalık ne iş birikmişse yapar, yaparken de o mübarek çenesiyle, “onu öyle yap, bunu böyle yapma, o niye orda duruyor, yeri ora değil, al hemen, şuraya koy, o süpürgeyi iyice yıka, ben onunla süpürgelikleri süpürüyorum… ilâ ahir”; bitmeyen talimatlar, “allahım, bi kız vermedin?!. kızım olsaydı anlardı beni!. akşamdan beri dizim de nası ağrıyo, tutuldu da geberesice!.”,
    ‘anne şimdi kâfurunla bi güzel ovarım, rahatlarsın inşallah!. (anne!. dizin tutuk, ama dilin?!. maşallah yani, mermisi bitmeyen taret gibi?!)’ yakınmaları vs.. sonra dönüp, bi vicdan bi vicdan, “üzdüm seni de?!. ben kötü anneyim işte!. en sevdiğim, beni hiç üzmeyen, sürekli arayıp soran, bütün işlerimi gören, razı olduğum oğluma neler yapıyorum!. (‘tabi anne, yalnızca bana!. yemez, yemezler çünkü!’ diyorum anneme, ama tamamı içimden; annem duymuyor devam ediyor) allah canımı alsa da kurtulsam!.”
    ‘yok anne, şimdi durduk yerde niye alsın canını güzel allahım?!.’
    hemen minik bi, konu değiştirme operasyonu.. her zaman tutan, kesin sonuç aldığım;
    ‘anne, şu kadın var, hani dizideki nâlet..”
    “hangisi yavrum, hangi dizi?!.”
    (dizi?!. izlemek?!!. ben?!! selâmen kavlen?!!. töbebillah, bismillah?!. ama muhakkak öyle bi kadın vardır, haftada bir çekilen, milyar diziden birinde!.);
    “anne hani oğlunu ayırmaya çalışıyo ya, biti kadar sevmediği gelininden?!.”
    “çıkarmadım ama?!. ama kesin haklıdır kadın, kesin!.. hele bitanesi var ki, alimallah elime bi geçse!!.”
    ‘anne dur, naapıyon?!. sakin!.’
    konu saniyede değişti;
    “şey.. biliyor musun, sen benim oğlum değil, sır paylaştığım, dedikodu yaptığım kızımsın!. naapiim, kime anlatiim başka?!.” diyince bütün contaları gevşiyor, sürekli aportta bekleyen, azcık sesi çıkar gibi olduğunda ağzının üstüne anne terliği yapıştırdığım itirazımın, granitten helva kıvamına dönüyor..
    “el iyisi” derler bizde.. el iyisi anam.. misal, kurbanı olduğum Yaradan kullarının hamuruna maya, sevgiden cömertlikten merhametten ortalama 50-75 gram koymuşsa, anama torpil, 100 gram fazla…
    otun böceğin, kuşun kurdun, kedinin köpeğin, genci çocuğu yaşlısının râzı olduğu anam… her seferinde annemin hiç susmayan çenesiyle anamı ağlatışını tebessümle yaşar, izler, dinlerim.. bazen çok gülerim, güldürürüm.. zaten de m. bahtin demiş, “aptal bi ciddiyetin arkasında korku yatar, gülmeyle alt edilir” diye..
    bi taraftan da, cidden de, tahammül için azim allah sabır yağdıra!. ama ucunda da mis gibi, samsaf duânın beklediğini de bilerek; “ben râzıyım, allahım da razı olsun senden oğlum!..”
    aynı klibi delimemed’in rahmetli oluşundan beri aramızda döndürüyoruz anamla..
    biraz ağır belki,
    hepsi için, ‘şifâ’nın nihâyetsiz olanını diliyorum; “iki güzellik”ten en güzelini!. mutlak gelecek, gelmekte olanı ve hayr ile vere mevlâm!.

    bağışlayın, buraya döktüm içimden geçeni.. uç uçuk, sinir bozucu bulunma, sorguyla muhatap olma, bi açıklama yapma gereği duyurma ihtimâli çok yüksek olduğundan, içim elvermedi yazınızın olduğu yere bırakmaya..

  5. geç farkettim, ikinci paragrafın başındaki cümlede bi harf hatası olmuş..
    doğrusu ‘sizde olanla aynı model ve marka, 87’lik anam…’ olacaktı..

    ne zamandır söylemek istiyorum, yazılara dalınca unutuyorum;
    nezih yazılarınıza not düşenler… sayfanıza muvafık, donanımlı, doğru, nezih insanlar.. çok güzel de yazıyorlar..
    her birini son harfine okuyorum..

    huzurla, hayrla, sekinetle kalın!.

slotbar güncel giriş -

asyabahis yeni giriş

- casinoslot - Goldenbahis yeni giriş -
Baymavi