Dedikodu Yapmak Neden Zevklidir?

Rus edebiyat tarihinin en önemli eserlerinden olan “Oblomov” hakkında kitabı okumadan da bilgi sahibi olabilirsin. Oradan buradan duyduğun bilgiler ile Oblomov’un ne kadar çok içtiğini, tembelliğin kitabını yazdığını bilebilirsin. Ama asla Oblomov’u, kitabı okumadan ya da onunla yaşamadan tanıdığını iddia edemezsin.

Tarih kitapları sana uzun uzun Fatih’in kim olduğunu anlatabilir. Saçını şöyle tarardı, kaşığı şöyle tutardı, gözü şuna benzerdi, şöyle yürürdü, böyle gülerdi diye ayrıntı bile verebilir. Ama Fatih’in en doğal hali ile birkaç gün geçirmeyen “Fatih şöyle bir insandır” yargısının içini asla dolduramaz.

Biri size gelip heyecan ile “Meksika’da adı Tamela olan bir yemek yedim. Muz kabuğuna sarıyorlar, içine biber koyuyorlar tadı şöyle efsane böyle harika” diyebilir. Ya da tam tersi yediği yemeğin ne kadar da kötü ve damak tadına aykırı olduğunu iddia edebilir. Ama siz o yemeğin tadına bakmadan asla Tamela’nın tadı tam olarak neye benziyor bilemezsiniz.

Astronomik Saat Kulesinden bahsedebilir insanlar size.  Birileri size anlatmamış olsa bile fotoğraflarını görmüş olabilirsiniz.  Ya da “600 yıllık geçmişi var, şöyle harika inşa edilmiş, böyle güzel işlemeler kullanılmış” diyebilirler. Ama siz Prag’a gitmeden, kuleyi yakından görmeden, onun hakkında kesin yargılar ile konuşamazsınız. Çünkü kesin yargılarınız olacak kadar bilgi sahibi değilsiniz.

Dedikodu yapmak da örneklerdeki gibi aslında.

Biri hakkında az çok fikrimiz olduğu zaman onun hakkında konuşabilme hakkımızın olduğunu düşünüyor gibi hareket ediyoruz. Sanki kınama denilen eylem biz kusursuz (!) ve mükemmel (!) insanların doğuştan edindiği kazanımlarmış da diğer insanların arasına lütfen katılmış gibi davranıyoruz.

Oysa bir köyde doğmuş, belli dini kalıplar ile büyütülmüş, orada evlenmiş, orada çocuğu olmuş ve orada yaşlanmış köylü bir kadının “ben hayatım boyunca hiç içki içmedim” diye övünmesi kadar saçma sapan bir şey yoktur. Çünkü alkol ile hiç karşı karşıya gelmemiş kimse ona “bizim evde güzel bir şeyler içmeye ne dersin” diye teklif ile gelmemiştir. Gelen en baba teklif, “pekmez kaynatacağız Hatice sen de gel yardım et” olan bir kadının alkol alanları kınama hakkı asla yok.

Benim ülkemde hiç savaş çıkmadı. Evini, memleketini bırakıp dilini bilmediğin bir ülkede hem de kocan yanında olmadan üstelik çocukların ile hayatta nasıl kalınır tek bir fikrim bile yok. Kirlenince nerede yıkanırım, acıkınca kimden para isterim, ayakkabım yırtılsa o sırada ne yaparım, “çok hastayım” Türkçe nasıl söylenir bunu bilmemek nasıldır hiç bilmiyorum. Bilmediğim için de mülteci bir kadın neden bedenini para ile satar kestiremiyorum.

Eğer katil olmadıysam hayat beni o sınıra hiç getirmediği için belki, getirdiği zaman ne yapardım acaba? Bir cinnet anında insanlar, ne hissediyor, neleri geride bırakmayı göze alıyor bilmiyorum.

Hiç hırsızlık yapmadıysam belki de hiç çaresiz hissetmediğimden olabilir. Üç gün aç kalsam, çocuklarım açlıktan hasta olsa belki ben de bu yola başvuracağım. Belki ben de aklımdan iki ekmek çalmayı geçireceğim, bu konuda hiçbir fikrim yok.

Peki Dedikodu Yapmak Neden Zevk Veriyor?

Bunun en büyük sebebi kendi nefsimizi temize çıkarmak, toplum önünde kabul görmüşlük seviyemizi yükseltmek, onaylanma güdüsünü tatmin etmek belki de.

Mesela komşu Mualla’nın çok pasaklı olduğu hakkında konuşan iki kadın “o pasaklı; çünkü ben temizim” demek ister satır aralarında. Komşu Mualla üzerinden kendi titizliğinin, kadınlığının, sorumluluk bilincinin sağlamasını yapar. Anlattığı kişinin onaylayan her mimik ve hareketi ile de toplum önündeki imajını temize çıkararak ayrılır oradan.

Ya da esnaf Mustafa’nın anne babasına bakmadığı ile alâkalı konuşan onu ayıplayan iki adam, Mustafa üzerinden “ben hayırlı evladım” mesajı verir. Esnaf Mustafa üzerinden kendi insanlığının, adamlığının, merhametinin sağlamasını yapar.

Çünkü, namuslu olduğunu anlatmak istiyorsan namussuz hakkında konuşmak gerekir, sözüne güvenilsin istiyorsan “filanca da ne kadar yalancı diye konuya girersin”. Ne kadar mükemmel bir anne olduğunu direk söyleyemiyorsan “filanca çocuğuna yemek bile yediremiyor öyle annelik mi olur” dersin kim bilecek.

Buradan, “Hiçbir problemi konuşmayalım, hepsini halı altına süpürelim, görmezden gelelim” dediğim sonucu çıkmasın.

Ben diyorum ki:

Çocuk eğitimi yerine filancanın anneliğini, toplumsal refahı nasıl artırabiliriz yerine hırsızlığı, ahlaksızlığın önüne geçmek için “neler yapılabilir” yerine komşunun kocaya kaçan kızını konuşmaya devam edersek, bu problemlerin hepsi katlanarak büyümeye devam edecek.

Alkol almanın, adam öldürmenin, hırsızlık yapmanın ne kadar kötü bir şey olduğundan değil de filancanın adam öldürmesinin, komşunun yaptığı zinanın, Ahmet Amca’nın aldığı alkolün gündemini yapıyoruz.

Suçları sebepler üzerinden değil de sonuçlar ve kimin yaptığı üzerinden değerlendiyoruz çoğu zaman. Geriye elimizde kalan boş lakırdıdan başkası da olmuyor. “Mükemmel kadın olacaksın, mükemmel baba olacaksın, mükemmel anne olacaksın, mükemmel öğrenci olacaksın; olamayacaksan da yok olacaksın” diye dayatan sistem, olamayanları başkaları hakkında konuşmaya itiyor.

Başkası hakkında konuşunca anlık ve sahte tatminler ile mutlu oluyor; ama sonra kendi gerçeğimiz ile yüzleşince mutsuzluğun adını altın harfler ile yastığımızın baş ucuna yazıyoruz.

İlişkilerimiz yapay plastiklere dönüşüyor sonunda. İçinde organik şeyler barındırmayan plastik gibi eğilip bükülen şeylere dönüşüyoruz.

Ezgi Akgül / Fosyoloji FaceBook

%d blogcu bunu beğendi: