Bir bebek yürümeyi öğrenene kadar ortalama 200 defa düşmek eylemini gerçekleştirirmiş. Fiziksel bir engeli yoksa hiçbir bebek yeniden kalkıp bir defa daha denemekten vazgeçmez ve istisnasız hepsi başarırmış.

Azime bakar mısınız?…

O düşmeyi sonrada düştüğü yerden kalkmayı öğrenirken çevresinde kim varsa ona cesaret verir, destek olur her düşüşünde, coşkuyla yerinden kalkmasına yardım ederler. Çok görmüşsünüzdür ya da bizzat bunu siz yapmışsınızdır. Düşmek ne demek bizzat öğrenmişsinizdir.

Zaten doğrusu bu…

Çünkü yatarak doğan bir canlının iki ayak üzerine kalkabilmesi bunu başarabilmesi aklınıza gelecek tüm zorluklardan daha zor bir eylemdir, alkışlanasıdır düştüğü yerler öpülesidir falan…
Kendime bakıyorum da yapmak istediğim bir şey olmayınca bırakın 200 defa 3 defa bile denememişim. Geçmişim “olmuyor” lar mezarlığı. “Ben bunu beceremem” ler çöplüğü geçtiğim yollar.

Kendimi “yorgun kanatlarımı ikinci el eşya satan dükkanlarda kaça okuturum” diye düşünürken buluyorum çoğu zaman. “Beş kuruş bile vermezler buna” deyip ondan da vazgeçiyorum. Düşmek ne demek o anlarda çok acı hissediyorum.
Bu ümitsizlik hali beni ister istemez kendi kuyuma doğru düşürüyor, çıkmam gerektiğini biliyorum ama “200 defaya gerek yok ama bir defa da olsa denesem mi acaba” fikri bile yoruyor.

Tek suçlu ben miyim?

Bebekken bir adım attığım zaman coşku ile sarıp sarmalayan, düştüğüm zaman yaralarımı öpenlerin büyüyünce beni yalnız bırakmasının etkisi olmadı mı?

Bir hayalimden bahsederken gözlerimin ferini söndürenlerin bunda payı yok mu ki?
Vardır mutlaka.

Düşmek ne demek öğrenirken herkes el birliği ile yardım etti bana.

“Sen yapamazsın” diye engellediğimiz çocuklarımız, “sen bu işten ne anlarsın” diye körelttiğimiz kadınlarımız, “sen ne biçim erkeksin” diye kurşuna dizdiğimiz adamlarımız var.

Dağ atları gibi koşabilecekken laf sokma huyumuz yüzünden felç edip bırakıyoruz onları.

Ama şunu öğrendim düşe kalka ayakta durmayı öğrenirken;

Yunus olsan bile balığın yutmasından kaçamazsın, Eyyub olsan kurtların kemirmesinden. Yusuf olsan ilk önce nefsin ile sınanırsın, Meryem olsan iftira gelir seni bulur önleyemezsin. Nuh oldun diye evlatlarının sana itaat etmesini bekleyemezsin, Hüseyin’sin diye de Kerbala’da ölmekten. Dünya burası hep düşecek sonra hep kalkmak zorunda kalacaksın.

Çevrende kalkman için seni yüreklendirecek dostlar biriktir.

Ezgi Akgül / Fosyoloji FaceBook

Düşmek Üzerine Bir Yazı

Düşmek Üzerine Bir Yazı” üzerine 9 düşünce

  • Ocak 15, 2021, 3:20 pm
    Kalıcı bağlantı

    Yazılarınız yağmur sesi gibi toprak kokusu gibi seherde öten kendisi göremediğim bülbül gibi…

    Cevapla
  • Şubat 7, 2021, 3:49 am
    Kalıcı bağlantı

    Yazilarinizi arka planda isfehan musikisi müzikle tedavi eseriyle okumaya çalışıyorum.guzel oluyor diyebilirim.

    Cevapla
  • Nisan 24, 2021, 12:48 pm
    Kalıcı bağlantı

    “Yunus olsan bile balığın yutmasından kaçamazsın, Eyüp olsan kurtların kemirmesinden. Yusuf olsan ilk önce nefsin ile sınanırsın, Meryem olsan iftira gelir seni bulur önleyemezsin. Nuh oldun diye evlatlarının sana itaat etmesini bekleyemezsin, Hüseyin’sin diye de Ker Balâ’da ölmekten. Dünya burası hep düşecek sonra hep kalkmak zorunda kalacaksın. Çevrende kalkman için seni yüreklendirecek dostlar biriktir.”

    bir tevafuk ciddî bir keşif getirdi.. henüz birkaç gün oldu.. ilk andan beri, okuyabileceğim her uygun ânımda bu sayfayı açıyorum, iştiyakla..
    okumak istiyorum; birini bile es geçmeden.. yalnız, çok erken gelip, ziyadesiyle geç kalmışlıktan, sanal teknolojiye yabanîliğimle; neyi nerde bulup okuyacağım hususunda bayağı zorlanıyorum.. bir şeyi son noktasına dek okuyup, üzerinde durup düşünüp, künhüne varmadan, yüzeyinden okuyup geçmeyi ar sayan, artık nesli kesik sayılan, yoğurdu dahî üfleyerek yiyen, seçici bir kuşağın içinden gelince, daha da katlanıyor zorlanış.. deli okuyan, gecede bazen iki kitap bitiren bir kuşaktan gelip, velakin son çeyrek yüzyıldır, yalnızca bir tek kitap okumak?!!. o da, ‘sonuna dek itimad edilecekler’ listemde nerdeyse zafer işaretine kalkmış bir elin parmakları kadar kalmış, hazreti ali “dost kişinin ikinci kendidir” demesi, ‘dost’lardan birinin ısrarlı tavsiyesiyle.. eğer âidi olduğum, büyük yaralar almış, derin acıların içinden geçmiş, kayıp kuşağımın hikâyesini anlatan, aynı yerlerden vurulup, kanadığımız, isimsiz gömüleceklerden biri olmasa yine okumayacaktım..
    b.sayarla çok geç tanışıklık sonrası, bur zaman da buradan, okunası günlük sayfalarından, adam gibi yazı sitelerinden okumayı sürdürdüm.. lakin büyük heves, heyecan sevinç, umutla başlayıp, sonrasında saman alevi gibi geçiverişlere şahid olmak acı vericiydi.. heyecan hayatî adrenalinken ve artık insan ve topluluklar olarak en küçük bir heyecana bile ihtiyacımızın olduğu, ‘fıtrat’a tamamen ters, tanrılığını ilan etmiş modernizm zamanlarında, büyük heyecan iştiyakla okuma arzusuyla umut bağladığım çok kişi/kişilik, sayfa, yerde yanılmak daha da acıtıcıydı.. acı… ahde vefâya, hatra, hatıraya, bir bardak çaya sonsuz minnet eden, büyük ehemmiyet atfeden bir kuşağa mensup olunca acı daha da büyüyor..
    yeri geldi, ‘fıtrat”; bugün yazılarınızdan birinde söz ediyordunuz ve “fıtrat” sizin de kelimeniz.. ordan başlayan ve hareket eden bir kul aslâ yanılmaz, çünkü “fıtrat” yanıltmaz..

    hayat ve her şey çok hızlı akıyor.. sanal dünyada daha da hızlı.. her şey, en kutsallar bile sabun köpüğü mesabesinde, sitkom tarzı, en fazla üç saniyelik bir ömre sahip hafızalarımızda.. kafa konforunun tavan yaptığı modern zamanlarda geçmeyen güzelliklerden söz etmek dinozor damgası yemeniz için yeterli..

    biliyorum, karmaşık yazıyorum ve belki de tamamen yersiz, ya da yeri burası hiç değil ve sanki de bir iç döküm gibi oldu bu satırlar?!. belki de uzun yolculuğunda, kör köstebek gibi hayata çarpa çarpa ilerleyen, fazlasıyla darbe almış, kendi yolunu yürürken karşısında birden bir ‘ağlama duvarı’ bulmuş, zırıl zırıl ağlayan birinin hâli gibi, bilmiyorum!.

    ezcümle;
    yeniden ve ama sanki okumayla henüz sökmüş bir acemi gibi de kekeleyerek ve ısrarla da okumaya çabalıyorum yazılarınızı.. aldanmadığımı hissediyorum; değişmeyecek mukaddesatın, insana dair değerlerin, düşüncenin, hissiyatın büyük ihtimam ihtiram gördüğü düşünceleriniz, gelip geçmeyecek çabanız, vazgeçmeyeceksiniz fikrî mücâhededen?!.

    neyi demeye çalışmışsam da muradım o değil!. geçmişin güçlü, karıştırıcı elleri devreye girmiş olabilir; bidünya birikmiş acı cürufunu, önünde bulduğu, hiç de yeri olmayan bu mümbit, güzel, ihtimamlı, müstesna araziye gelişigüzel döktürüyor?!.

    son birşey;
    okurken, bildiğim tek usûl, bir kitabın sıralı sayfalarından, yahut tutulan, alt alta sıralı satırlardan okumak..
    ben… sayfanızda yazıları aramak, bulup, açıp okumayı beceremiyorum, tek şikâyetim bu..
    bunu istiyorum ve fakat teknoloji özrüm buna müsaade etmiyor.. allahtan ki yazı altlarına notlar düşmeyi öğrendim.. zaten de en sevdiğim şeydi, okunası yazılar altına kendimce notlar düşmek.. lakin, severek yaptığım şu şeyin sıkıcı ve sevimsiz bulunması ihtimâl dahilinde.. eğer de öyleyse, huzursuz etmişse böyle not düşmek, bir tek kelime yeter; “yazmayın!”.. bunu ilk ağızdan ve tek kalemde duymak da aslâ incitmez, aksine erdem olarak nitelediğim şeydir benim için..
    mevlâna demesi gibi, “söz anlayana söylenir ve anlayanın benzi sarıdır”

    eyvallah, yüreğinize, kaleminize, elest’te verdiğiniz ahde sadık kalışınıza, cehdinize!.
    yazmayı yere düşürmeyin, yazın!. nefesim ve nasibim olduğu müddetçe gelip okuyacağım..
    okuttuğunuz, yazdırdığınız için büyük şükrânım, selâm ile;
    O’na emanet olun!.

    mühim not:
    bugün yeni bir keşif vukû buldu.. bura haricinde bir sayfanız olduğunu gördüm; satırlarınıza ilk rastladığım yerde.. mutlu oldum çok..
    yeni sayfanız… oradan da okudum bir müddet.. ve buraya bu kadar uzun yazmama de sebep oldu..

    Cevapla
    • Nisan 25, 2021, 11:56 am
      Kalıcı bağlantı

      Şu yorumu sanırım altı defa okudum. O kadar hoş ki bağırmalarımın başka yüreklerde anlam bulduğunu görmek. Bu yüzden de yaptığınız yorumlardan değil sıkılmak sabırsızlıkla bekleyeceğim.

      Alt alta yazıları burada değilse de @fosyolojik diye aratıp instagramdan, ya da Ezgi Akgül diye aratıp facebook üzerinden okuyabilirsiniz. Genelde en son yazıları oralarda paylaşır buraya en son koyarım.

      Yeniden hoş geldiniz, iyi ki geldiniz.

      Cevapla
  • Nisan 26, 2021, 11:58 am
    Kalıcı bağlantı

    çığlığınız… sessiz çığlıklar sarsıcıdır asıl.. ve çığ gibidir çığlık; yalçın dağ zirvelerinden o devasa çığları kopartan minik bir kartopu ve o mesabede bir sessiz çığlıktır bazen..
    kolay erişebilmem, okuyabilmem için söylediğiniz fonksiyonlar… sabit bir b.sayardan yazabiliyorum.. sosyal medya adına bi facebook sayfası edindim.. edinirdiler daha doğrusu; sevemeden ben, hiç de istemeden de ve tamamıyla da, o iyi yazan, facebook’u iyi kullanan arkadaş ısrarı ve yüzde bin desteği neticesinde.. sosyal medya tanımlı o sayfayı böyle edinmiş oldum; uzun zamanlar bakmadığım, sonra ısrar üzerine yine, uzun aralıklarla yazdığım sayfayı.. sanırım bi türlü ısınamama nedenim, üzerinde aylarca düşünmeye sevkedecek bir sözün, cümlenin, yazının, şiirin, fotoğrafın, ‘anlam’ın çok hızlı akışı ve sanki de sıradan, çerçöp şeylermiş gibi, hafızalarda zerre yer tutmadan, içselleştirilmeden, dipsiz derin kör bir kuyuya, geri aslâ dönmeyecek sonsuz boşluğa atılıveriyor oluşundan..
    başka nedenler de etken.. biri misal, bırakın ilk okulu, artık okul öncesi miniklerin bile rahatça kullanabildiği ve fakat benim henüz emekleyen bir çocuğa teşmil, en basit bişeyini bile bi türlü öğrenememe, anlamama ‘kaabiliyetim..
    teknolojinin belki en basit bir enstrümanını bile almamak algılamamak için beynimin aklımın ruhumun, içimin inatla direnişi de hesaba katıldığında tam bir ‘ilkel’ profili çıkıyor ortaya.. olağanüstü faydalı işlevleri de olan şu sosyal medya ürünlerini benim sevmiyor, bi türlü sevemiyor oluşumun nedeni aklımın bitürlü almayışı, öğrenmeye direnç, becerememe, başaramama, kaabiliyetsizlik kompleksinden neşet ediyor belki de; belki de doğrudan sebep bu, bilmiyorum?!.
    şu sözlerim?!!. abartı değil, inanın değil; resmen rezistans oluyor bidünya etken.. eğer saklamayacak da olsam asıl canalıcı gerçeği ve nedeni, sanırım söyleyeceklerimin ilk sırasına oturacak olan şey utangaçlık, yakışmama, yakıştıramama olurdu.. demiştim; erken gelip çok geç kalmak diye; ve her şeye..
    ama şimdi şükür ki o face sayfasını almış dost arkadaşım; sayfanıza eriştirdi..
    sizi ordan da okuyabiliyorum ve sanırım da bu benim için bir teşvik unsuru da olup, bişeyler yazabileceğim de oraya artık..
    bundan on yıldan biraz daha çok, evveli, b.sayarla ve dünyasıyla ilk tanıştığımda, yine teşvik destek tavsiye ve ısrar üzerine edebiyat siteleri, günlük sayfaları edinmiş, çokça da yazmıştım.. lakin işte, talihsiz bir kuşağın mensubuyum ya, ben yazmaya başlayınca, hem de sevinerek, siteler kapandı, son derece revaçta olan günlük sayfaları battal oldu, başlangıçta büyük heves heyecan, yazan, sıkı okuduğum, altlarına uzun uzun yorumlar yaptığım, görmediğim, tanışmadığım, bazı isimlerini bilmediğim, ama yazmak okumak yorum üzerine arada çok da güzel, anlamlı atmosferlerin oluştuğu, kalem sahibi nice düzgün kişi/karakter; insan kayboldu gitti..
    o günlük sayfalarını okumayı, yazı altlarına notlar düşmeyi hep sevdim, çok sevdim.. ama işte, her güzel şey gibi, çok güzel anlamlar, yazı, kalem, kelime, kelâm, edebiyat ve benim için büyük anlam, hâttâ kutsiyet atfettiğim, büyük güzellik ‘mektup’.. günlük sayfalarında muhayyel isimlerime, ‘hiçkimse’lere mektuplar yazardım, kendimce, kendime; cibran ve may, rimbaud yahut attila ilhan, yahut kafka ve daha da, mektup sahibi nice emsaller, mektup/mektuplaşma sahibi çok isim gibi..
    büyük mutluluktu yazmak..
    işte, her güzel şey gibi, geçti, o eşsiz güzel okumalar, yazışlar sona erdi, o müthiş büyü bozuldu.. ve ama büyük anlamlar, unutulmayacak izler, hatıralar bırakarak; o günlerin günlük/blog sayfaları.. bunların beriberinde, hiç yabana atılmayacak da bir şey; hızlı okuma, çabuk kavrama ve yazma kaabiliyeti..
    sanırım bütün şu sevinç heyecan izharımın yegâne nedeni bu belki de.. hayretim, şaşkınlığım ve bunca sitayiş sözü, sayfanızın o, sıkı okuduğum, çokça yazı, yorum yazdığım günlere götürüyor oluşundan, o güzel havayı soluyuşum, aynı güzel kokuyu alışımdan olsa gerek..
    ciddî okumalar yaptığım, o günlük/blog zamanlı günlerin içtenliği sıcaklığı var burda.. söz burda o üç elif miktarı bir ömre sahip, hızla tüketilen, boşluğa atılan yerler gibi değil, burda saniyede uçup gitmiyor söz ve insanın hayatı boyu aslâ vazgeçemeyeceği, hayatına son nefese dek terketmemecesine raptededeceği hayatî ‘anlam’ burda sonsuza yürüyor.. burda bulduğum; tevazuunun her zerresine sindiği, asilce hüküm sürdüğü ihtişamlı bir güzellik.. bura benim için mühim.. burda kendimi buldum..
    tekraren; rabbim ömür ve imkân verdikçe okuyor yazıyor olacağım..

    ben… ben, yine izninizle, diğer sayfanızdan da yine iştiyakle okuyor olsam da, buraya düşmek istiyorum kendimce; orada okuduğum yazılarınızla ilgili notları, yorumlarımı..
    yine büyük şükranımla;
    hızır yoldaşınız olsun, huzurla kalın!.

    Cevapla
    • Nisan 28, 2021, 8:09 am
      Kalıcı bağlantı

      Yorumlarınızı bir kaç defa okuyorum, sizi bulmak büyük zenginlik…

      Cevapla
  • Nisan 28, 2021, 3:46 pm
    Kalıcı bağlantı

    asıl ben öyle bir deryâya tevafuk etmişim ki!. eyvallah ki, eyvallah!. sonsuz şükrediyorum!.
    okuyorum… alıp götürüyor.. konu zenginliği, bakış enginliği, zekâ cümleleri, yerinde ince mizahî de anlatım, mükemmel bağdaştırmalar, ilk satırdan son satıra hiç zedelenmeyen uyum, son kelimesine dek, bakışları ayırmadan okutabilme başarısı; ve üzerinde dikkatle durmayı, çok şey söylenmeyi hak eden daha da çok şey.. yahut sükut mu gerek?!..
    bazılarının başına silah dayasanız ‘iltifat’ sınıfına dahil olur endişesiyle, edemeyeceği sözler vardır.. bu tür sözler zor söyleyebileceğim sözler, ama tutmamalıyım, çünkü en içten takdir edilesi bir şey karşısında takdirden kaçmak, kelimeleri tutmak da eserin emeğin sahibine zulüm olur.. ayrıca, hakkı teslim etmemekten neşet; huzursuz da edecek tutmak.. ilgisi ne denli, bilmiyorum; sözün “sihr-i helâl” olduğunu buyuran Efendim Aleyhisselâm.. selâm olsun, hz. ali sözü, “anlamayana ‘hikmet’ten dem vurmak hikmete zulüm, anlayandan esirgemek anlayana zulüm”.. ve asıl, allah biliyor, sözlerimizin ardındaki niyeti, sinelerin künhünü.. ve bazen meramımızı ifadede güçlük çektiğimizde sözümüze şahidimiz de O!.
    rabbim râzı ola, husule getirdiğiniz bambaşka atmosfer, kattığınız anlam için!.

    hayat çok ağır gelir bazılarına, kaderi gereği fena çullanır üzerine, bazılarının imtihanı ziyadesiyle ağır olur.. eline kalem değen, yahut kalem almayı akletmiş öyle birileri için yazmak işte, çıkış, tek çıkış, kurtuluş..
    bazıları yaşadıklarını yazar, bazıları yaşamadıklarını, yaşayamadıklarını; yazarak çıkarır yaşayamadıklarının acısını.. bazıları dökemez kâğıtlara; satırlara dökmek bi yana, bi kimseye anlatabilmeyi bırak, kendinden bile sakınır.. öylesine ağırdır geçmişi..
    yazmak; demirbaşıydı hayattan vazgeçmemenin.. yazarak tutunduğum zamanlardı hayata.. yazarak yaşıyordum; yaşadıklarımı yazamayarak lakin.. binlerce sayfaya döktüklerimin satır aralarına düşmüştür de mutlak, istemeden, elde olmadan, çünkü insan geçmişini açmaktan ne kadar imtina etse de, kelimeler bir şekilde eşiğine getirir muhakkak, kapısının..
    yazdım.. çok yazdım.. ve kendime hep.. muhayyilemle konuşarak.. tasavvur da değil.. tasavvur beklentinin, bir geleceğinin var olduğuna dair işaret taşıyan bir şey.. tahayyül de öyle belki.. ama yazdıklarım kimseler okumayacak, benimle kabre gidecek olduktan sonra neyin geleceği, neyi kimi tahayyül tasavvur, kimin tahayyülü?!.
    eğer ölemiyorsan, yaşamaya tahammül için yazmak ilaç.. nefes bacası.. balık bahanesi olta atıp, deniz kıyıları, taşların üzerinde, sabah ezanına dek denize bakmak, çok içlendiğinde enstrümanlarla oyalanış, sabit bir radyo eşliğinde ‘odun’ nitelediğim elişleri… velakin yazmak başka.. çokça yazdığım zamanlar geride kaldı.. belki yazdıklarım kadar da yaktıklarım.. binlerce sayfa..
    yazmak olmasa bir zamanlar.. çoktan buluşturmuştum alnımın tam ortasını, sonumla.. şakağımı değil, alnımın tam ortasını.. ilk gençlikten beri hep istediğim, hasretle beklediğim, hayalini kurduğum şeydi; o asil son.. ama da yıllar yılı belaya ölüme onca olanca gönüllü tırmık çekmeme rağmen bir türlü de gerçekleşmeyen…
    eylül öncesi kavgalarda gelmeyen şey sonrasında da gelmedi; nerdeyse şiddetli arzuya dönüştüğü halde.. onca didindim uğraştım çabaladım, nasip olmadı, gelmedi.. kısmet..
    uzun yıllar sabitlenmişti.. bırakalı çok oldu düşünmeyi bunu; kendi gelsin bulsun, zorlamayayım daha fazla.. modern insanın içinden çıkamayacağı tüm meselelerin üstesinden gelmek için yegâne iksirdi; “zuhurata tabi olmak” tabiri.. bilge birinden duymuştum bunu ilk, şaşırmıştım da çok ve beyhude endişenin, yersiz karşı koşuların, debelenişin, boş çabaların, boşa kürek çekişlerin, lüzumsuz yorgunlukların karşısında müthiş bir çözümdü..
    peki, bütün bunları niye mi anlatıyorum size, ne’mi ilgilendiriyor sizi?!. ben iç çığlıklarımın yankısını buldum burda; yarım asra yakın arayışımdan sonra, tam da bitti dediğim, artık aramaktan vazgeçtiğim yerde, beklentimin sıfır noktasına erişmeye ramak kaldığı noktada.. ben kayıp gökyüzümü buldum burda, iç sesimi, sesimi buldum.. ben nereden buldum sizi peki?!. ay ondördünde olmalıydı ihtimâl; ve yarım asırlık bekleyişlerimin ardından, dedim, tam da bitti dediğim yerde doğmuş..
    öyle bir şey ki burda okumak, muhteşem güzel.. iyi de bişey oldu şu son iki gün içinde, kendime hayret de ettiğim; bütün yazılarınızı uğraşa uğraşa buldum, sanırım son sayfaya kadar da gittim, “coğrafya kader mi?” dediğiniz yere dek okudum çoğunu.. hepsini okumayı sonraya bırakarak.. bazılarında ele aldığınız konulara aklım kesmez, bilgim ermez, lakin çoğu yazınızı okurken büyük şaşkınlıkla hissettiğim; sanki kendim yazmışım da, unutmuş, yıllar yıllar sonra tavan arasından kazara düşmüş önüme de, okuyormuşum gibi bir his?!.
    o kadar çok kelimeniz, ifadeniz var ki aynî, benzer satırlara döktüğüm?!. daha ilk tevafukta, ilk cümlelerle tutuklanmam, sonrasında kendimi yazılarınız üzerine titriyor olmam sanırım bu yüzden.. keşfe kadar nerdeyse birbirinin aynı tekrarı, devinimsiz heyecansız tek sevinçsiz günlerin ardından; sayfanızı açmak, yazılarınıza bakmak günümün ilk işi..
    okuyarak gittim, geri döndüm sonra.. aklımın erdiklerini, bilgimin kestiklerini b.sayarda bi sayfa açıp kaydettim.. çok sayıda yazınız önümde şimdi; karşıma alıp tek tek, yeniden okuyup, altlarına sayfalar dolusu da karşılıklar yazmak üzere.. çok sayıda dediğim; belki de yarısından fazlası.. yazılarınızın hepsi için isterdim karşılıklar yazmayı; ve fakat, bazı konuların yabancısıyım çok, onlar çok yeni ve hiç aşinası olmadığım, yetişemeyeceğim, ne yaparsam yapayım, anlayamayacağım konular.. onlar bana yabancılar; uzun yıllar sonra, ininden, mağarasından, sığınağından henüz çıkabilmiş, eski kafa biri için fazlaca yeni milenyuma ait..
    bazen imlâ hataları çok olur.. hızla yazıyorum, geri dönüp okumadan da.. böyle hızla yazmak daktilolu günlerden kalma.. daktilolar hatayı affetmezdi, lakin b.sayarlar öyle değil.. yine de cümleyi başa sarıp, bakmıyorum; nerde ne yanlış yazmışım diye.. ve sanki de bi an duralasam ândan ve konudan kopacakmışım gibi?!.
    şu satırlar çok daha, çok uzundu, kestim, kendimi fena utandırıp; şurda herkes meramını iki satırda anlatırken, sen manas destanına rahmet okutturcak uzunlukta yazıyorsun diye?!!.
    demek istediğim; yazdığınız her bir satıra karşılık, yazmak istediğim binlerce satır var burda.. ve inşallah, yettiğince de burda olup yazacağım..
    huzurla kalın!. kalemle!.

    Cevapla
  • Mayıs 4, 2021, 4:58 pm
    Kalıcı bağlantı

    ‘fıtrat’ benim başucu kelimemdi.. sorsalar hani niyesini, sözü yine en loş dehlizlerden geçirip, yine ışığa çıkaramayacağımı bilirim; saf aynasını tutup yüzü seçilemeyen utangaç kelimelerime, ışığından verdiklerinde ancak.. ancak öyle sıyrılacak kalbimin çıktığı yolculuklarında sarındığı peçe, ardına gizlediğim sır, anlam öyle ayan olacak..
    insan kalemden dost kardeş, yâran, yâr bulunca kelimelerine, bu samimiyete yaslanarak kendi mahkemesini kurmakta gecikmiyor.. itiraf ederken silahsız kaldığım geceleri, nöbette uyuduğum bahçeleri, kundakladığım yıllarımı, külünden doğuramadığım dizelerimi.. anlıyorum ki bir zamanlar adım varmış benim de, bir mübaşirin bile bildiği adım.. ben ıskartaya çıkarmışsam da, dünyanın unutmadığı bir adım.. masum olduğumu bilmeden masummuşum.. ve yine anlıyorum ki, mutluymuşum bir zamanlar; yazmıyormuş, kabuğunu kaldırmıyormuşum eylüllerin, şubatların.. dostum az, yüreğim bahanesizmiş iyiliğe.. kan, utanç nehirleri gibi akmıyormuş kanımda.. leylânın diyarı mecnunun kalbidir itimadıyla okuduğum simalardan kalkarak, yeryüzünün milyarlarca nev’i bitkisinden, yalnızca köyümün dik vadilerinin erişilmesi zor kayalık yamaçlarında, mevsiminin üç beş gününde açıp ömrünü tamamlayan, rayihası, tadı bildiğim çok tada, kokuya benzemeyen, endemik bir güveyçiçeği kokusuna varıyormuşum hesapsızca.. ankarayı ve köyümü ve kufrayı ve urfayı ve ıstanbulu ve pragı ve el-hadrâ’yı ve el-hamra’yı ve floransayı ve viyanayı ve isfahanı ve şamı yaşıyormuşum ben; on altı yaşımın aydınlığında, duvarlara, kırk kurşunla vurulmuş bir gerillanın, elinde, dünyanın bütün özgürlük savaşlarının o yegâne, en meşhur silahı, gölge ve ışıktan mürekkep en güzel siluetini çizerken, odamda bir mum ışığında doldurduğum defterlerimden vazgeçerken..
    günü geceye katlayan her adımım dünyanın hanesine kırmızı sarık, siyah çuha çöl libasının, yeşil parkanın irtifasıyla kaydolurmuş o vakit.. hasretlere gülümsemek, ayrılığın dibine can suyu dökmek, ebabilden bozma gözlerimin dalgalarıymış, sonsuz kıyıları döven..
    işte, kendime mektuplarda bile kalbimden söz açmak, kalbimi kelimelerin beşiğine yatırıp uyutmaya benziyor git gide.. kalbimden söz açınca, kalbim geride kalıyor da, kemanımın sızısında büyüyen gölgelerin, akıp da yatağını bir türlü bulamayan suların korosu başlıyor, hayattan, yani sarındığı tülden, kuşandığı zırhtan, öptüğü yetimlerden, kovduğu mecnunlardan, takındığı güneşten, düşürdüğü alkıştan hiçbir şey hatırlamıyorum gözlerimi yumduğumda.. diyorum ki kalbime, sen de benim kadar, içinin duvarlarında yanık iz misin; is ve bir avuç grî kül?!. sen alsaydın da gözlerimi, tozun çamurun içinde ışıldayana dek bileseydin onları kan ve terle.. cismimde durdukları müddetçe, silinmez bir yazgının lekesinde utanç ve ıstırap gülleri patlayana dek açılıp duracaklar..
    yağmurca tiril tiril, bulutça ağır gezgin, rüyaca deli savruk bir kapıdan okundu da adım, mübaşir nefti yeşili, prusya mavisi, van gogh sarısı lisanların her birini peş peşe kullanarak çağırdı beni, gitmedim.. cürmün sereserpe dolaştığı koridorlarda, masumiyet adına bir lahzacık sükûna ereceğim bir yer kalmamıştı yüreğimde, bir ihtimal olmaktan çıkmıştı kirliliğim..
    hamza’yı anıyorum, şehidler şehidi hüseyin’i, dünyanın gelmiş geçmiş bütün şehidlerini, pir sultanı, hallac’ı, allah erlerini, dünyanın vurulan onuru dava ve cehd gönül adamlarını; kutub’u, bennâ’yı, malcolm’u, muhammed ali’yi, bilge kralı, renda’yı, rachel’i, salim muhammed’i çavez’i che’yi ve daha nicesini.. hiçliğin sırrına ölerek varmışların taşıdığı esâme onlarda vardı, bende yok.. her sabah içimde ‘âh nezir!’ diyen bir sesle uyanıyorum; günaydın değil, hoşça kal bile değil; ‘âh nezir!’ diyor usanmadan her sabah, usanmadan kılıcını doluyor isli tozlu saçlarıma, gözlerimi değiyor kılıcının yalımı da, ağlamak riyâ, umursamasam kaçış..
    ‘âh nezir!’ diyor içimdeki ses, hem de her sabah; ‘yıkandım sandın, arınamadın, düş gördüm sandın, kıpırdayamadın, kalbim var sandın kuşanamadın, yaşadım sandın, ölemedin!’ der gibi..
    işte, ne yaptımsa bir rüyanın kesesinden harcayarak yaptım, ne söyledimse hayatı, anlamını, inancı bilip anladığım gün, dünyayı bulduğumdan daha zarif bırakmak içindi.. şimdi utanmasam urbalarımdan soyunup bir değneğe tutunarak şehri terk edecek kadar çok tiksiniyorum her şeyden, aldatmak için fırsat yakalayamadığından sadık görünenlerden, vurmaya imkân bulamadığı için okşuyormuş gibi yapanlardan, öç almaya gözü kesmediği için kin tutmazmış edasına bürünenlerden, sevecek yüreği olmadığı için sevilmeyi umanlardan.. nefret değilse de bir tür iç burkulması yaşıyorum her gün..
    itimadı beni hiç yanıltmamış bir omuzla çıkıp gitsek buralardan; iki su damlası gibi, bulutla toprak arasında salınıp dursak?!. lakin kapılar bütün zamanlara kapalı, bütün müsveddelerin sonu seka hamuruna karışmak.. yalnız denize bakarken tebessüm edebilen bir çehrenin, aşina gündemlerle nasıl bitap düştüğüne bir baksalar görecekler hâlimi de.. üzerinden kuş uçmayan ağaçların hatırladığı mevsimleri mesrur ve kaygısız sürülerin uğrağı ormanlar ne bilsin, hatırlamak, bir gelecek inşâ etmekten başka ne ki?!. ben unutmanın diyarından geldim.. istikbalim yok bu yüzden.. bu yüzden rahmi kuru, soyu südü kesik geleceğimin, ebter bir hayatın çöl gezginiyim; gözlerim şehlâ ve ellerim mefluç.. ırmaklar ağlar, ağaçlar delirir, dünya habire teganni eyler de, ben bütün bunların terkibinden tek bir mısra dökemem, ağlarım, tek bir gözyaşı damlası içimi yuyarak inmez yanağımdan.. bir değirmen çarkını döndüren budala merkep gibi, semeresiz bir rüyanın kıstağında yorgun düşmüşüm.. öyle yorgunum ki, şu bulutları yorgan gibi çekip de üzerime, asırlarca, hissetmeden ve duymadan uyusam istiyorum.. utanarak istiyorum bunu.. yanarken arzın kutsal toprakları, kelimeler ancak bayatlamış ekmek dilimleri gibi, ağzımı acıtıyor, hazmı çok ama çok zor.. o ‘zor şair’in kelimeleri dolanır teselli, dilime; de lakin “ucunda ölüm olmayan hiçbir şeyi ciddiye alma”yacak kadar büyüyemedim daha sanırım..
    sonra?!!. sonra işte, nice aydınlık, loş, havalı havasız, gösterişli gösterişsiz mekânlardan geçişlerden sonra ‘işte sığınağım!’ deyip, seçtiğim yerin yedi kat dibi yerde önce radyo voyage sabitlenecek, mesai saatine dek, olmadı trt radyo, türkü/nağme, olmadı, giovanni pianosu, zamfir flütü, başkaları; sonra tozlu dosyalar açılacak, evraklar tasnif edilecek, raflarına konacak…
    işler bitecek sonra, mektuplara dalınacak, kendine; zeldâ, lelia, zelâl, simlâ, leylâ mektuplarına, yazmaya koyulunacak.. eğer çağırdığın lelia sesini duymamış, gelmemişse o kayıp ülke, efsane şehrinden, kemanının tellerinde ağlanacak, bağlamanın göğsünde türküler inletilecek, olmadı, çekip ayağını sahile varıp, gün ağarana dek ıssız kayaların üzerinde ay ışığında denize bakılacak, uzaktan geçen gemilerle bilinmez yolculuklara çıkılacak..
    işte, hep böyle, her gece, el ayak çekildiğinde çağırdığın o muhayyel isimler yine gelmediğinde kelimeler hiç bilinmedik yolculuklara çıkıyor, şafağa dek.. gün ışığında gecenin kelimeleri çekiliyor birer birer derinlere..
    bugünlerde ben ne dediğini hiç ve söylemesini nasıl da bilmeyenim?!.

    Cevapla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

slotbar güncel giriş -

asyabahis yeni giriş

- casinoslot - Goldenbahis yeni giriş -
Baymavi
%d blogcu bunu beğendi: