Göğü Delen Adam Kitap Konusu – Erich Scheurmann

Göğü Delen Adam Kitap Konusu – Erich Scheurmann

Sürekli yenilikçi, elde etmek uğruna gerçek değerlerden uzaklaşan; egoizmin içine hapsolmuş, kapitalist bir düzeni benimseyen beyaz adamın dünyasını anlatır Erich Scheurmann, Göğü Delen Adam kitap konusu ile.

Ve yine Göğü Delen Adam kitap konusu, yaşadığımız çağın, insanı ne hale getirdiğini, onu özünden ve değerlerinden nasıl kopardığını, tek tipleşen ve sadece ben diyen bireylerin sahte zenginliğinin ardındaki yapay hayatlarını sade ve içtenlikle eleştiren bu kitap, aslında içten içe gerçekten yaşamak istediğimiz hayatın bir önsözü gibiydi.

Oldukça güzel analizler var. Hepimizin bildiği lakin umursamamayı tercih ettiği analizler. Hepimizin yumuşak karnı olan mülkiyetçiliğe değiniyor “şey”siz yaşamaktansa, ölmek için ateş borusunu alnına dayayan insanlar vardır diyor mesela sayfa 47’de.

Kapital kalıplar, sanayileşmiş ilişkiler, var olmayan ihtiyaçlar doğurup var olan zamanı çarçur etmek, kimin hangi doğruya dayandırdığı bilinmeyen, anlaşılmayan tabuların ve yasaların boyunduruğu altına girişimiz, etrafımızı yığınla eşya ile doldurup ruhumuzu besleyemeyişimiz, eğitim ve meslek anlayışının vasatlığı, kendi hayatlarımızın güzelliğini göz ardı edip sahte yaşamlara özenmemiz ve benim şu an için aklıma gelmeyen başka konular medeniyet otobüsünü kaçırmış bu kabile şefi tarafından bir güzel yeriliyor.

Tokatların ardı arkası kesilmeyen bir kitap, her satırında beyaz insanın kapital dünyasından yakınıyor aslında. Bilmiyor ki içine düştüğümüz bu kuyunun içinden çıkabilmemiz imkansız. Biraz toz pembe bakıp sert konuşuyor abimiz. Gögü Delen Adam kitap konusu hem benzerlerine çok benziyor hem benzerlerine hiç benzemiyor hissi uyandırmıştı bende.

Ezgi Akgül / Fosyoloji FaceBook

Erich Scheurmann – Göğü Delen Adam Kitap Alıntıları

“Eğer insan çok fazla ‘şey’e gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir.”

“Herkes birbirini öldürüyor. Her yerde kan, korku ve çürümüşlük kol geziyor.”

“Sanki hızlı yürüyen insan daha değerli, yavaş yürüyen daha yürekliymiş gibi davranırlar.”

“Gövde, kol ve bacaklar ettir. Ancak boyundan yukarısı gerçek insandır.”

“Elinde tuttuğun her şey senindir!” Bu tür saçma sözlere kulaklarınızı tıkayın ve vicdanınıza sıkı sıkıya sarılın.”

“Aslında çok istenmesi gereken, ama hiç istenmeyen bir şey gibi.”

“Çoğu kafasında koca bir yük taşır oradan oraya, bedenini yorgun düşüren, zamanla güçten kuvvetten kesen bir yük.”

“Nasıl bir insan eliyle suları tüketemezse, benim küçük ruhum da Avrupa’nın büyük denizini size taşımaya yetmez.”

Etiketler

5 YORUM

  1. çok uzun zaman oldu Uludağ üniversitesindeyken sosyoloji bölümünden bir arkadaş vermişti günlerce elimden düşürememiştim.

  2. çok tuttuğum, fena gülümseten tabirinizle;
    “zurnaya vivaldi çaldırcam, fena zırvalayıp.. kulaklarınızı tıkamalısınız bence!.
    (fıtrî olan tabiidir; ki buna günah da dahil.. günahın bile, yaradılışta, insan hayatında, inanışta durduğu bi anlamlı yer, bi haysiyeti var.. ifrat tefrit değil söylem; bir kutsiyeti bile var günahın; günah dahî öyle uluorta ayağa düşürülecek bir şey değil.. günah bile el-Velî olanın büyük nîmeti; bilene.. biz kulların elinde oyuncak olmuş günah.. oysa âlemlerin rabbi, güzel allahım öyle şeyler irad buyuruyor, öyle şeyler murad ediyor ki, kul cidden bi fehmetse, bildiği inandığı çok şeyin hakikatte öyle olmadığını ayan görecek..
    kullarını bu kadar seven ‘bir’ allah’ın kuluyuz, haylazlığımıza bak?!. azgınlık, tuğyan, zulüm, küfür, şirk olmasın da tek, ahrete kalmasın; iyi bi dünya, müşfik sopasına kaşınan yaramaz veletliğe râzıyım.. zaten de O, yüceler yücesi, dünya sopasını hayatta eksik etmiyor inananının sırtından.. zaten de ‘öte’ye de bırakmasın, hâşâ!.

    her günah her işleyene yakışmaz.. mevlânâ dediği “günahı bile aşkla işle”meyecekse, yapamayacak, maçası yemeyecekse tevessül filan etmeye kalkmasın!. meselenin aslını astarını bilmeden günahla bi dansa mansa kalkıp bi günah münah işlemek?!. işin sonunda kuzu çevirme olmak var maazallah, töbebillah!.

    bide kuru ahlakçı vaizler var; o cıs, bu ateş, şu cehennem?!. çoğu dünyanın dünyalığın çok şeyin yapmayı nasıl da isteyip içinden, acaip de can atıp, yapamadığı için vaiz.. bi eline geçse?!. bi fırsat?!. dibine kadar iner de!. işte!.

    bi kuru ahlakçı şarlatan vaizin vaazıyla tebliğ(!) çabaları tabi ki art niyetle hiç değil, tam aksine, pek de yerinde(!) bi saikle.. tamamiyle imanından kaynaklanan(!) bişe yani.. yarım doktorun can’dan, hikmetten irfandan, sırdan, hâlden anlamayan, töbe hâşâ, allah peygamber de ne, cühela ‘âlim’lerin dinden edişi gibi, bunlardan kaç tanesi kaç insanın dinden çıkmasın, imandan olmasına yol açtı.. söylesen hayatta üstüne alınmaz..
    tehlikeli sözler.. bi duyanı olsa, daha o dakka kömür kokoreç eder alimallah..

    sormazlar da.. sorsalar mutlaka vardır bi izahı.. tevil de değil, düpedüz.. kendisi, saf samimi hâl, kaal ile, Kitab’a dayandırıldıkça küfrü bile sakıt kılan bir şeyken; tevile bile sığınmadan, dorudan, düpedüz söylemle..
    sallama, salvo değil, bizatihi yaşamışlık.. biliyorum, bilerek de ediyorum, çünkü dibine dek yaşayan, saf bir dimağken ertemiz bir dimağken saf dininden edilip, olmadık şüphelere, küfür/kafirliğe, agnostikliklere sürüklenen, yıllarca inançla boğuşanlardan olunca söyleyecek sözü çok oluyor..
    yine de parantez içinden, dışarıya yayılmayacak biçimde, yakaya konuşmakta fayda var.. mâlûm, daha Yaradan bi hüküm verip vermeden, kalemi kırıp kırmadan, cennetin cehennemin kapısına varmadan, bazı bi kraldan daha fazla kuralcı, acımasız kulları diliyle, sorgusuz sualsiz yüz üstü ateşe atılmak var işin ucunda..

    dinsiz imansız dağ bayır kıyı köşe, sokak, mezbele, çamur çirkef balçık; dolaşmış, bi dünya cehennemden sonra tam da iman tahtasına gelmeye ramak kalmışken can, allahım razı olsun onlardan, vesile olmuş birileri, bi imanı tanımaya başlamışım, o günlerde biri demişti, güzel bi âdem, bilen bi âdem, anlatan bi âdem, gülerek “bak, biz cemaat için anlatırız, onlar da arkadaşı için dinler.. genelde böyledir..”
    güldürmüştü beni..

    kırk yılı aşmış bi tanışıklık.. ve papalagi’yi sevmedim..
    karşısında kirlenmemiş, samsaf insanlar; “papalagi” muamelesi görünce kendilerinden geçiyolar, artık zekâ, bencillik, çıkar, sömürü, kibir, gurur, üstenci bakış, kibir tanrılık taslama; şeytan ne dürtü verdiyse içine, gözlerini açmış ağzından çıkacak ‘hikmet’leri bekleyen, başına geleceklerden habersizlerin üzerlerine boca?!.
    inka, aztek maya, uzakdoğu, afrika, ortadoğu kültürlerini yağmaya giden katliamcıların önlerinde, boyunlarında haç, bellerinde zünnâr, ellerinde incil; kirli katil şerefsiz sapık zangoçlar vardı..
    günün vaizlerinin ellerinde, ddillerini istedikleri gibi eğip bükerek, diledikleri gibi oynadıkları gerçek Kitap,
    sinsi çıkar haçları koyunlarında..
    tarih boyu katliama, her tür yağmaya, kullanmaya, sömürü istifadeye gelen kim ve ne varsa, adım atmadan, ağzından kelime düşmeden, tetiğini düşürmeden, kıtama, ada’ma, ülkem sınırlarına, mahallem girişine, evin eşiğine daha ayak bastığı yerde düğmelemek isterdim.. ama ne çare ki göreceği varmış, var, vardır dünyanın, insanın, insanlığın işte!.

    söyledikleri ümüğünden aşağı inmeyen kuru ahlakçı bi vaiz için karşısında bulduğu kalabalıklar, amanın allah, hazır şöhret basamağı, müthiş bi gurur, kibir sevinç sebebi, çok şişinme, bol böbür, bol tatmin, kestirmeden; çok para demek.. sayla sümük ağlak ağlak anlatışlarla vecd ve istiğrak âlemine daldırıp ayağını yerden kestikleri zavallı dinleyicileri göz ucuyla keserek bi yandan, gösterdiği yüksek performansın başarısıyla daha da bi gururlanıp, nefsine tuhaf, esrarengiz, bambaşka, olağanüstü hazlar yaşatacak, müthiş bi hazzın tatmin denizine boğazına kadar gark; küvette süt banyosu halt etmiş..
    içinde orman peri kızları gibi oynaşan gizil dürtüler; hazzın zirvesine zıplamada, perde gerisinde muavin oyuncular..

    neticede;
    karşısında ağzı açık bekleyen hazır kitle; pek kullanışlı araçtır, günün vaizleri için vaaz.. ve vaaz kendinden başka herkese hep de; ‘sanki tebliğ ediyormuş gibi yap pampa!” gibi?!.

    ne mükemmel bi kılıflamadır din; her gizliden hedefe sinsi yürüyüşlere?!. ticarî getirisi her zaman müthiş, çok yerde çok zaman iş yapan!.

    tehlikeli sulardasın.. ne kadar parantez içi, yakana konuşsan da ‘cıss, yasak’ sınıfından bu tür söylemler, sakın!.
    töbe yani, çarpılcan.. kullarca, kulları tarafından.. derhal titre ve karışma adamaların işine, çokam sokma çarklarına, bol üreik asit, bevletme dümen sularına, köpük havuzlarına, doğruca çöplüğüne, inine dön ve suya sabuna dokunmuycak şeyler söyle ve hep kendine!.)
    ..
    mühim:
    şu paragraflar?!. hâlen yazmayı sürdürdüğüm onca sayfanın arasına nasıl girdi?!
    besmeleyle başlattım sabahı, sayfayı açtım, konuyu buraya nasıl getirdim, bilmiyorum?!.
    bunu yayınlamasanız?!.

  3. bunu hangi anlamlı yazınız altına düşeyim, bilemedim?!. zevahirimi kurtaran ve benim için iyi olan tarafı; buraya düştüğüm satırlar, okuduğum nice yazınızda geçen, çok mühimsediğim, çok da sevdiğim nice kelime, kavram, tespit, izahın izdüşümü olacak oluşu.. çok yazınızda rastlayıp, hafızıma kendiliğinden yer etmiş çok satırınız, çok kelimeniz, kavramınız, deyiminiz, ifadeniz, ifade biçiminizin karşılığı bir nevî, mutlaka da yazılarda sebeb-i illeti, mahreci var..

    sosyal medya… müthiş hazlar verici, uçuk seyahatlerin yeri.. foya, boya, yağ, vernik, cila, teneke üzeri yaldız, imitasyon, replika, altınsuyu kaplamadan mâmul, içi sîret-i halt’tan, dışı sûret-i hak’tan; malzemesi bol.. bulaşıcılığı, geçişkenliği bol, “uydum kalabalığa…” bi yer..
    göz önünde ceryan ediyor, saniyede sayısız hadise..
    biraz bi olanın bitenin farkında olan, durumları etüt edebilen için de acaip de iyotlu, turnusollü, boya sökücü, foya çıkarıcı, envâi çeşit renkli, acaip göz alıcı, müthiş çekici, fena süslü, velâkin içi hava dolu balonları patlatıcı, kıldan yünden tüyden adamları çöp edici, açığa alıcı, hararet düşürücü, soğuk duş yaptırıcı, parıltı söndürücülü vs. buralar..
    sosyal medya… kalıcı olan değerlere, geçmeyen güzelliklere alâka, samimiyet, hissiyat, ihtiram çok az..
    anlık da seyrediyor her şey; günlük, gecelik, saniyelik, anlık..

    ‘herif’ taifesinin kahır ekseriyetinin, hatta fenâ-fanî sınırında gezinen bi ekseriyetle, asıl sancısının erdemli huzursuzluk sonucu, beklenen(!) tam da zamanında gelen kurtarıcılar(!) olup, el uzatıp, uçurum(!) kenarlarından almak için yüksek fehim nezaretinde fedakârca çabalar olduğu, yaptıklarının öyle şefkatle telkin, merhametle tenkit, iyi niyetli bi hatırlatma filan olmadığı hususunda içime çok rahatsızlık verici, ciddi kanaatlerim var.. kahır amaç, eksik yahut, bi başka deyişle, ‘tarife uygun olmayan’ı has imanî bi çabayla hatırlatma filan değil..

    baylar genelde de kendi hâllerinde, kendi kutsal azabını bi kenarda çeken, saf gördükleri hanım hanımcıklar için uzatırlar kurtarıcı ellerini kollarını?!. kötülük beklemediklerinden, iyi niyetle düşünüp, yanılanı da çok..
    amcalarım tebliğ yapıyorlarmış?!. nedense de hep de hanımlara yapılır ‘tebliğ’leri?!.
    avcılık kokan, sinsi sinsi av’ arayan, alttan alta ciyak ciyak nefs bağıran nefs için iyi kılıf!. yiyim yalanınızı!. lan ulanlar, ‘öte’si berisi, hesabı ayrı, yaratan allah bile inanmama hakkını tanımış kullarına, özgür bırakmış, siz kimsiniz!.
    saf ve sek imanın tenkid tarzı, ifadenin muhatabına arzı çok başkadır.. tabii olduğu için haysiyet zedelemez, aslâ rencide, rahatsız etmez.. kavî kalbe sahib edilenler, nasıl kıyamete kadar kapanmaz yaralar açıcı keskinlikte olduğunu bildikleri için dil ile deklare etmekten dahi rabblerine sığınırlar..

    toplumun “deli, anormal” diye tavsif ettikleri, bilinenin alışılagelmişin çok uzağında, uçuk kaçık bakış açılarına sahip şu markasız modelsiz ‘tip’lerin cemiyetin ayıp ve kusurlarını görüp tepki verme şekilleri, tenkit ve telkin biçimleri başka.. eziyetleri hep kendilerine..
    endişeleri insan için üzülmek.. tezahürü; kusursuz bi içselleştirme; içten, için için yanarak, geriçevrimsiz bi râzılıkta duâ..

    korumacı, kollayıcı değil, sahiplenme hissi de değil, doğrudan dirrekten yekten sahip olma arzusu; her şeyi nâmus meselesi hâline getirip etiğin duvarlarına çarpan kazma anlayışla da?!.
    kendine kendinden menkul, kesintisiz uyarı ve müdahale vazifesi vermiş, kayıtsız kalmayı kendine verdiği o vazifeden kaçış sayan da, hayret bi sorumluluk duygusu yani?!.
    hani kaba korumacı, ilkel erkeksilik duygusu ile bile değil, tamamen önceden ayarlı, ince ince hesaplı, detay detay, milimine kurgulu?!.

    kadın erkek arasındaki o yaradılıştan konulmuş, görünmez, asil, gizemli mesafe hepten de sıfırlanınca ünsiyet peyda olur, bu tarz bi ünsiyet ise, kadını da erkeği de fışkılaştırır, birbirinden farksız hâle getirir.. “fışkı”, halk dilinde, genelde at eşek gibi mahlukatın def-i haceti sırasında ettiği şeye denir.. bir de bi ağacın dip kıyı yerlerinden ince çubuk, “piç” de tabir edilen sürgünlere..

    yeryüzünde aşırı gelişmiş, özel tip mülkiyet duygusuna sahip tek mahlûk insan.. bir şeyi istediği zaman kendince en göz alıcı, en süslü, en leziz, en çekici, en güzel olanına sahip olmayı, zerresini paylaşmadan inhisarına almayı, başköşede, sürekli el ve göz önünde, takip, görme, koklama, tatma, dokunma mesafesinde tutmayı ister..

    eğer bi kadın sırf, sırf göz kamaştırıcı biçimliliği, endamı, dişilliğinden, bi adam yakışıklılığı, biçimli kasları, gösterişliliğinden dolayı tercihan isteniyorsa, bu sadece pahalı, cins bi kaniş, bi fifi edindikleri anlamına gelir; yanlarında süs, gezdirmek, dikkat çekmek, etraflarına fiyaka yapmak, hava basmak, caka satmak, gururla göstermek, teşhirle baktırtmak, karşılığında iltifat toplamak ve kasım kasım böbürlenmek için mükemmel bi araç, bi cinsel obje, süper bi oyuncağın sahibi oldukları anlamına..

    ha, bi de “şişkin bi cüzdan, kalınca bi varsıllık” meselesi var.. bu, tüm dünya kültürlerinde insanlar arasında en çok sözü edilen şey.. çok az insanın kendini soyutlayabildiği bişeydir bu.. tüm hayat sanki zenginlerle fakirler arasındaki uçurumda cereyan eder..
    şişkin cüzdan ve onu şişiren şey/şeyler sürekli alâka odağı, meraklılarının gündeminden hiç düşmeyen, milyarlar arasında çok az, belki bi avuç insanın, sıfır bi umursayışla kayıtsız kalabileceği aşırı etkileyici, fena akıl çelici, göz, kalp ve ruh alıcı, insanlık tarihinde cazibesine dayanılması imkânsız, vazgeçilemez sayılan şeyler arasında bişey..

    hangi tercih ve şekil olursa olsun, bi örtülü hakkında kim ne düşünür, ne şekil bakar, nasıl yaklaşır, sataşır, sataşma kalemleri ve niyetleri nelerdir; sanıyorum hanımlar pek düşünmez bunu.. fıtratlarında süs ve beğeni arzusunun varlığı kendini sürekli kuvvetle hissettirip çoğu vakit çok şeyin önüne geçtiğinden.. kutsalların bile..

    erkekler, fıtrat gereği kadından fena etkilenir; altı kalınca çizilmek gerek..
    biri iki istisna hariç, kâinatta bütün mahlukatın erkeği süslü iken, insanın dişisi süslü.. ve değişmeyen de şey, mahlukatın kahır ekserinin hep erkek cinsinin dişisinin peşinde oluşu, kur yapışı, ilgisini çekmeye çalışışı..
    dünyanın süsü, hayatı çekici kılan yegâne demirbaş, can alıcı, akıl çelici, vazgeçilmez cazibe odağı, cezbe unsuru, dünyadan sevdirilen üç güzel şeyden biri ve göz nuru olan namazdan sonra en mühimi.. üzerine kimsenin diyebileceği tek şey yok, yaratan böyle yaratmış ve hayatın, neslin devamının tam da demirbaşı, zerre itirazsız; de, lâkin işte!.
    neden hep ayağa düşürülür, düşürülmeye çalışılır; emânet ve baş taçları iken?!.

    hayatın en belirgin, baskın, en kaçınılmaz, en güçlü fenomenlerinden biri şehvet duygusu..
    şimdi şurda ‘şehvet’e son derece zorlama, âmiyâne mânâlar yükler nefs, az açmalı bunu ki, kendine ufak büyük bi çıkma yapmasın?!. Zaten de nefs bu; bıraktığın yerde kendi hâlinde otlamaz, illa bi maraza çıkarır, adını andığında.. zanneder ki yana yakıla çağırıyorsun dingili?!.

    kelimenin kökünü kökenini bilmeyen, bi haltım öğrenmeye de azcık gayret etmeyen, hayatın toplumun, geçmişin geleceğin ülkenin tek bi gerçeğine dair hiçbi zıkım bilmeyip, kendini her bi ‘dışkı’yı bilen adam sanan?!.
    “şehvet” Kitabî, Arabî lügat bi kelimeymiş, “istemek, arzulamak” anlamındaymış basitçe..
    “doğal” da değilmiş kendisi; “tabii”ymiş.. işi bilen feylesofların ona “doğal” dememe nedeni, “tabii, tabiat” demekle ‘Yaratan’ bir gücün de varlığını hatırlatmak içinmiş.. yaratan’ı yaratıcısını aradan çekersen “doğa, doğal” tam bi allahsız yani?!.
    tam da böyleymiş, de konu bu değil şimdi.. konu ne, şu an billah kopmuş durumda kafa, koptu, kopuk, kopmuş durumda..

    yani, sırf “tabiat” dendiğinde, onu ‘Bir Yaratan’ın var olduğu gerçeği beraberinde tabii olarak geleceği hususundan kaynaklanan bişeymiş, işi bilenlerin “tabii, tabiat” demesinin nedeni.. seküler pozitivist dinsiz donsuz düşünce bu düşünüş şekli ve söylemden aslandan kaçar gibi kaçar..
    sırf “allah, yaratan” filan dememek için, ıkıntıdan “doğa” gibi bi kelime türetmek zorunda kalmışlar şeylerinden, sonra da ondan “doğal” sözcüğünü üretivermiş lavuklar?!.
    gerçi, kimdi bilmiyorum, “felsefe öğrenmeseydim, dindar olurdum” diyen de bi filozof var..

    yani, bizzat anlıycaam; “doğal” denilen kelimenin o anası olacak ‘doğa’ dinsiz allahsız imansız izansız bi kevâşedir yani!. ister “tabii” ister “doğal” desin diyen, bunun en samimisi hayvanlarda bulunur.. hayvan sırf zevk olsun diye yemez içmez, sevişmez; hayvan bunlardan tabiatındaki sevk hiss-i tabii’sinin dışına zerre taşmaz, hani aklı erse bile, ‘insan’ yaptığı ‘hayvandan aşağılığı’ yapmaz, fazlasına hayata tenezzül etmez, sırf hayatını, neslini devam için fıtratından gelen o duygudan ne bi zerre eksik bırakır, ne bi fazla kullanımda bulunur; yerli yerinde istifade eder, en ufak bi israfa girmeden yani, ifrata kaçmadan, tefrite düşmeden..

    ihmâl hiç etmeyerek, insandan insana da değişkendir anlayışlar ve kavramlar;
    şehvetle ‘tat’, şehvetle ‘koku’, şehvetle ‘lezzet’, şehvetle ‘güzel’ arasında bi çeşit yol, bi bağ vardır..
    ve bişeyin açlığı onuru zedeleyecek, kişiliği yok edecek, dengeyi bozacak, insanı kötü hallere düşürcek bişeydir..

    var olan şekilsiz duyguları kontrol altına alıp tanzim talim terbiye edip edip birer erdeme dönüştürecek bişeye gönülden bağlılık gibi bi ‘inan’a, inanışa sahip olmayan, o yolu, mesafeyi bi solukta aşmak, o bağı kökünden koparmak, utancı ilkesizce hiçe saymak için hep hazırdır.. tokluk, geçici doymanın verdiği geçici bi histir.. insan acıkır, yer, doyar, sonra bi daha acıkır.
    şiddetli açlık, beraberinde getireceği o şuur ve kişilik kaybının önüne geçebilecek yüksek düşünce ve duyguları insana telkin eden duygu, her babayiğidin tahammül edemeyeceği doygun ağır başlı bir inan, imândır.. açlık ya da tokluk, bu hislerin fıtrî ve hayatın kaynağı, geleceğin devamı gereği ve kontrol edilebilir olması, insanı bi nebze olsun, doyumsuzluğun vereceği o büyük huzursuzluktan vareste kılan, rahatlatan bi şeydir..

    tekrar ile;
    hayatın en belirgin, baskın, en kaçınılmaz, en güçlü fenomenlerinden biri şehvet duygusu.. “şehvet” diyince, kadın erkek arası bişey, çekim filan anlaşılıyor?!. fena uyuz edici bi durum!.
    bahçede envâi çeşit koku, renk ve güzellikte çiçek yetiştirmek, kafeslerde güzel ötümlü, gösterişli kuşlar, gösteri gösteriş için pahalıdan pahalı atlar beslemek, akvaryumda pahalı balık bakmak, sofrada leziz ve çeşit yiyecekler görmekten, tatmaktan hoşlanmak, yeterince doyup kalkmak yerine sırf damak lezzetini tatmin tesiriyle filler gibi yemek… daha da örnek bi milyon; kendinden geçirici, ayağı yerden kesici, oyalayıcı birer şehvet örneği..
    kontrol edilemez bir duruma gelir, az daha derine indirilirse, içinden hiç çıkılamaz bir hal alacak da bi durum;
    geçim, toplumsal bi fayda, bi artı katkı için değilse, haddi aşan bi mebzûllükte çiçek yetiştirmek, alımlı hayvanlar beslemek göz şehvetinden, ruhu kalbi teskin edici savtlar dışında, iç gıcıklayıcı, doğrudan nefse dokunan şarkılar filan dinlemek de kulak şehvetinden diyo dimağım da, içimden bi ses de uyarıyo; netameli meseleler, girme istersen o topa şindi diyo?!.
    içses?!. tehlikeli sulara dalıyo ki mevzu, ki uyarıyo alttan alta, içten içe?!.
    bu hususları kendinden başka bi kimseyle konuşmasa da dil, sadece kendine yazıyo olsa da kalem, dinleyim kendisini.. sağolsun, macera içinde deli macera, kaç sayısız kez ateşin içinden, ölümün kıyısından almışlığı var, ayıp olmasın!.

    sayfa daha da kolaylaştırdı okumalarımı..
    çok mühim olmamakla da birlikte;
    arama kutucuğu vardı ve yazıları ararken çok işime yarıyordu.. bilmiyorum, belki de ben bulamadım, yenilikleri içinde?!.

    huzurla kalın!.

    • Arama kutusunu en alta koydum ama en üstte de olsun tabi. bakayım…

      • teşekkür ediyorum çok!.. sevindirdiniz yine!.. eyvallah rikkatinize!.

        ben.. zerre ihmâl etmeden, gün gün gidip, okuyorum diğer sayfanızı da.. yorumları dahî son harfine dek okuyorum..
        yazamıyorum oraya.. öyle insicam içindeki, samimi misafirleriniz, saygıyı, seviyeyi aslâ yere düşürmeyen, kurduğunuz çok güzel, manidar muvazeneyi zerre bozmayan… kelime etsem, edersem ahenk bozulacak..
        düşüncelerini rahatça söylemek için yüreklendirdiğiniz, kendilerini ifade edebildikleri için çok da mutlular ve çokça duâlar alıyorsunuz.. duygu düşüncelerimiz, kanaatlerimiz, minnetimiz, duâlarımız okurlarınızla aynı.. bu yüzden hiçbir minnet, şükran, takdir, sitayiş ifadem yersiz isabetsiz değil..
        temennim; bitmesin inşallah, okumak yazmak!.
        hayrla, huzurla kalın!.

slotbar güncel giriş -

asyabahis yeni giriş

- casinoslot - Goldenbahis yeni giriş -
Baymavi