Eşyanın Ruhu – Psikolojik Yazılar / 2

Eşyanın Ruhu – Psikolojik Yazılar / 2

Psikolojik yazılar Serimin ikincisi bu yazı. Birinci yazıya Hangi Renksin? / Psikoloji Yazıları – 1 sekmesinden ulaşabilirsiniz.

Öğrendiğimiz şeyleri her zaman kitap, kalem ya da defter vasıtası ile öğrenemiyoruz bu hayatta. Eşyanın ruhu bize fazlasını fısıldıyor hayatın.

Mesela ne kadar yükseğe hızlı çıkılırsa daha hızlı düşüleceğini bize tahterevalliler öğretiyor. Dengesi bozulan şeylerin üstündeki şeyleri taşımasının zorlaştığını da masalardan öğreniyoruz.

Sana ne kadar benzerse benzesin içini dolduracak o uyumlu parçanın bir tane olduğunu ve bulmasının uzun süreceği gerçeğini biz, yap boz oynarken öğreniyoruz. Yine buna benzer şekilde ruh eşini bulsan da işin içinde mutlaka bir terslik çıkacağını, bize ayakkabılarımız öğretiyor.

Havadan atılan bir basket topunun zıplaması, bize hayatın sırrını fısıldıyor çoğu zaman. Yaşam serüvenlerimiz tıpkı basket topu gibi, bazen hızla yere çarpıp dibe vuruyoruz bazen hızla havalanıyor yükseğe çıkıyoruz. Adına da tecrübe diyoruz bu durumun.

Hayat okumalarını doğru öğrenmiş ise insan, “cansız, ruhu yok” dediğimiz şeyler bile dile gelip bize yol gösterebiliyor.

Benim en büyük yol gösterenim tuvalet fırçasıdır mesela. “Burnun bir defa pisliğe bulaşmışsa kurtulması çok zordur o durumdan” düsturunu öğretmiştir bana acı da olsa. Gerçi sürahiden de çok şey öğrenmişliğim var hakkını inkar edemem. Bir kulp varsa sende tutmalık ve insanların güç alacağı, bunu bilenlerin ne bulursa senin içine doldurduğunu ve bazen taşacağını onun sayesinde keşfettim.

Bir sürü paralar verip güzelleşmek için yatırım yaptığımız makyaj malzemelerinin de kulağımıza fısıldadığı bazı gerçekler var.

Ruhunun eksik gedik kalmış her köşesine yapıyorsun sen o makyajı diyor. Özgüven eksikliklerimiz, kırılmış yanlarımız, yıkılmış hayallerini boyuyorsun onları boyayarak yok olduramazsın diyor. Boyar ve görmezsen sanki hiç olmamış gibi hissetme yanılgısına düşme diyorlar.

Bir hata yapınca gözlerini kapatan, o kimseyi görmeyince kimse de onu görmüyor zanneden çocuklar gibiyiz biraz.

Çocuk ne kadar gözünü kapatırsa kapatsın insanların onu gördüğü gerçeği değişmeyeceği gibi, ne kadar kırık döküklerimizi boyarsak boyayalım o yara sızlamaya devam edecek.

Ve eşya, tüm lal olan diline rağmen sana bana çığlık çığlığa gerçekleri söyleyecek.

Önce kendimizi karşımıza alıp bi “hayırdır sen” dememiz gerekiyor sanırım, sonrasına bakılır.

Ezgi Akgül / Fosyoloji FaceBook

Etiketler

2 YORUM

  1. nesnelerin kattığı ve yüklenilen anlamları var kesinlikle.

  2. geçmiş zamanlar… o tembeller prensi oblomov bigâneliğinde yazmışım yazarken.. kim bulmuşsa da bulmuş, almış.. zaten kim istiyorsa onun olsun, kimin olursa olsun, alsın, ne ederse etsin umarsızlığında, yağmaya açmışım yazdıklarımı, kalemi günlük sayfalarına açmakla..
    benzerlerimizi aramışız yazarken, kelimelerimizi gün ışığına çıkarmakta tek saik bu imiş..
    işte, ben yazarken birileri de yazıyormuş; aynı saikle.. ne menzili, ne istikameti bilinmez uzun muhayyel yolculuklarımız sırasında, birbirimizden habersiz, bir ağaç altı gölgelikte bir soluk konaklayıp, altında üç solukluk gölgelenmeyi hayal ederek, uzaktan gözlerimizle seçtiğimiz aynı ağaca yönelmişiz..
    önce azıklarımızı, acılarımızı, umutlarımızı sakladığımız heybelerimizi aynı kırık dalına asmış, sonra ıslanmış kalemden silahlarımızı; sonra yaslamışız geniş gövdesine sırtlarımızı yazı ağacının..
    iki lokma ekmek, iki yudum su, iki nefes tütünden sonra, derin bir soluk alıp, kurduğumuz cümlelerin özenle saklayıp öznelerini, hikâyelerimizi anlatmaya koyulmuşuz birbirimize, hiç sormadığımız adlarımızla..

    önce benden başkalarının hikâyesiymiş gelen; ki alıp götürsün diye beni, yazının bilinmedik âlemlerine..
    alıp götürmüş de, geri dönmeye tek bir mecal bırakmamacasına ve üstelik beni, kendi hikâyeme sürükleyerek.. içime işlemiş gurbetleri, kendi gurbetimi unutmuşum..

    ben ardına yaralı düşüp kelimelerinin, sormamışım hayretten, bu hikayenin kahramanı kim?!.
    henüz bitmeden de kelimeler, yol bitmiş.. yol bir kıstakta kaybolmuş, akşam çökmüş, zifir gece başlamış, ben yine yol oratsında, geride, yine bibaşına?!. Anlakışım ki yolun kendisi bana arkadaşmış, yol aşkmış, aşkın kendiymiş..
    anladım ki, som bir kalbe en yakışır olanı saf ve onulmaz bir aşk ve can alıcı bir hikâye aslâ aşksız olmazmış..
    bir aşkı bir hikâyeye dokumak zor iş.. nice gizil nakşı bin sızıyla satır aralarına serpiştirmek için bir kırık çıkrık başında nice gece, nice gündüz, hüzün, nice baş eğdiren keder, nice dönülmez kaderle, uykusuz kalıp, saf acıdan mürekkep nice kelimeyi iplik iplik eğirip, rengini saf gözyaşıyla verip, sonra ilmek etmek bir ömre..

    hikâyeler nice zormuş, aşk niye zormuş, zorluymuş anladım.. dünya bilgisiyle hiç bilmediğim, baş gözüyle görmediğim yürekleri, hiç tanımadığım ruhları buldum hikâyelerinde..
    bilmediğim adlarını yazdım, içimde gizlediğim, başımla beraber gezdirdiğim derin anlamın künhüne demeden adımı da kimseye..
    bir adım vardı elbet; varken yaşarken ‘yok’ ettiğim.. ‘ne’ dedim; hani ‘adanmış’, hani ‘kurban’.. ‘nezir’; doğduğumda büyükanamın yollara attığı göbek bağımın adı.. duyan ‘adanmış’ desin, ben ‘aldanmış’, yine ‘kurban’..
    adanmış ya da kurban; fark eder mi ki.. biri seslense yine aynı irkiliş; ‘adanmış’..
    ..
    bugün, yüzümün hayata dönük yanı yine gölgeli.. bugün, kolayca görünmeyen kıvrımlarına gizlediğim kimliğimin içinde bıraktım bilerek, aslımın anahtarını.. yüzüme bakanların, görünen yanının sahici olduğuna hükmetmeleri için imâl ettiğim mükemmel taklitlerimin içinden en mükemmelini seçtim.. böyle yapmakla güya hiç fark edilmeyecektim?!.

    henüz o deli ilk gençlikte dünyanın o müthiş albenisine, ayaklarımıza kadar getirip serdiği kendinden geçirici o nimetlerine en ufak bir sırıtışın, kırıtışın, bel ve gerdan kırışın o zamanlar kendine bir yaşam hakkı bulamıyor oluşu da o kavga yüzündendi.. kavga koparırdı insanı anlık lezzet arayışlarından, günlük oyalanışlardan.. aşk da elbet..

    demek ezelde “kavga mı, aşk mı?” sorusuna ben “kavga!” demiş olmalıyım, önce; ki kelimeler ‘aşk’ı anlatırken ben şu en imkânsıza yeltenip kavga kelimeleriyle karşılık verip durmuşum?!!. hem marifet de sanıp bunu?!. hani duyan olsa, ne bu, bunlar dese, böyle muhtemel itirazları kendimden ötelemek için kendimce gerekçeler de bularak?!.
    zaten de aklı erdiğinden beri hayatına yazı-tura atan adam ne konuşur ki kavgadan gayrı?!

    sanki de aşk ve kavga birbirinden gayrı, habersiz, alâkasız, apayrı şeylermiş de gibi?!. öyle de inandırmışım, kandırıp kendimi?!.
    aşk da, tıpkı kavga gibi, ölüme güle oynaya götüren şey.. bu yüzden kimse, kolay kolay düşmeyi dilemez ne kavgaya, ne aşka.. biz gibi vaktinden evvel olgunlaşmış, aşk ve kavga havarileri matoidler ise, inadına düşmek için kavganın da aşkında tam ortasına, kalbinden geleni ardına koymazdı.. bilirlerdi ki kavgadan da, aşktan da düşen ‘kendi’ kalamazdı artık.. aşkın da kavganın da romantizmini en uca, en sona, en uçuruma, ölüme götürebilen kalplerimizle ne kadar sahiciydik ki biz?!.

    şu romantizmi geçmişte, platonik, sonuna kadar yaşayıp da, bugün dört bir yanı, yanımızı saran şunca sahtelikten söz ediyor olmamız ne acı..

    modern zamanlarda mutluluk dedikleri belki de kendini böyle kandırabilmekti?!. hani mutluluk da zati göreceli ve anlatılacak pek bir yanı olmayan bir şey.. varsa da kayda değer bir yanı, belki tamamı üç kelime bir cümle..
    mutlu olduğunu söyleyen birine nedenini sorduğunda bilmiyorum, yalnızca mutluyum der ve geçer.. oysa mutsuzluk dediğin öyle miydi?!. insan tarihinde yazının başlangıcından bu yana insanlığa ciltler dolusu yazdıran, onca öyküye, hikâyeye, hayata ev sahipliği yapan tek şey mutsuzluk..

    huzur zamanlarının işi değil hayat, hikâye, şiir, öykü, roman.. bunlar dünyanın en sıkıntılı, en bunalımlı, en karışık, en ıstıraplı günlerinde, büyük infiallerden, büyük infilaklardan hamile kalır, derin acılarla yazıcı elinde sessizce doğar ve okuyucu acısı ve iştiyakiyle beslenir, öyle büyür ve insan yüreklerine gömülürdü.. işte, aynı acılardan geçmişler; ellerimizde kalemlerimiz, yazmayı hiç de dilemeden şiir, şarkı, hikâye der, bunu derken kimselerce hiç bilinmeyecek, bir kimse tarafından kapağı açılıp hiç okunmayacak kendi hikâyelerimizi yazarız gerçekte, hiç farkına varmadan..
    onlar yaşayıp, acının içinden geçerek gelmişler; bilmeden, aynı yolda, aynı yöne yürürken, hayatın aynı acılarını yaşarken o hiç bilmedikleri son sayfasına acıyla yürüdükleri hikâyelerini birbirlerine anlatır bulurlar kendilerini, yazarak okuyarak..
    .
    .
    ..
    susarlar nice sonra.. ve uzun susuşlardan sonra, içlerinde yine o aynı gurbet hissi, niyetsiz besmelelerle bilmeden düştükleri yazının yollarına yeniden koyulmak için destur edip kendilerine, yeniden yekinirler, çoktandır ellerini çektikleri ateşin kelimeleri içmek için yeniden uzanırlar kaleme..

    birinin göğünden diğerinin göğüne yükselen şu alevler?!. bişeyleri değil, aynı şeyleri demeye çalışırlar sanki, gizil bir sancıyla konuşup; yaşamışlıklarına çökenin, söyletenin ne olduğunu uzaktan, karşılıklı, sessiz sorgulayışlarla?!. sorularına ancak da “dehr” cevap verebilir..

    “dehr” dediklerinin mahiyetini anlatmaya mikyas, yegâne şeyler dediğimiz şu “yer-gök” değil.. bunlar dahî yetmez sınırsızlığını, sonsuzluğunu izaha.. ki, “dehr” dediğimiz bundan da öte bir şey.. onu olan bitene sebep-mesnet-fail edip, hedef alıp kınamamalı, çünkü “dehr” ancak her şeyi yaratan allahındı.. dehr’i bilmek allah’ı bilmek, allah’ı bilmek; dehri anlamaktı.. dehr’i allah’tan bilmeliydi.. ötesi, “dehr” allah’tı; ki, olanı biteni olup bittiren, vakti/vaktini tayin eden O!.

    sevdiğim kelimelerle konuştuğunda biri, duyar, irkilirim.. ben kapılırım sihrine kelimelerin; kelimeler bende hep en karasevda..

    insan kalbiyle kendiyle hayatla böyle kavgadayken adam gibi seslenemez, evet.. ama unutmaz da, cennet-cehennem-sırat, yaşamak-ölmek; iki telaş arasında olsa bile büyük kıymet verdiği, kendi gibi bildiği sesleri, unutmaz ses edeni, yangınına su serpeni andolsun unutmaz!.

    yazın!. yazın ki gölge olsun, serinlesin cehennem!.

slotbar güncel giriş -

asyabahis yeni giriş

- casinoslot - Goldenbahis yeni giriş -
Baymavi