Kürk Mantolu Madonna / Sabahattin Ali

Türk roman tarihinin en iyi psikolojik tahlillerinden biridir Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sı. Kadın erkek ilişkilerinde olan içsel hesaplaşmaları 1942 Türkiye’sinde öyle güzel anlatmıştır ki Sabahattin Ali, kitabı sanki 100 yıl önce değil de daha dün yazmış hissine kapılırsınız. Zaten ünlü romanları ünlü roman yapan kurgusallığı ya da hikayenin vuruculuğu değil, aradan yıllar geçse bile aynı tazeliği koruyup korumadığıdır. Kürk Mantolu Madonna’ya ününü getiren de budur.

Romanın ana karakteri Raif efendi hepimizden biri. Dış dünyası kabullenmişlikler ile doluyken, iç dünyası çığlık çığlığa. Mecbur olduğu hayat ile arzu ettiği hayatın arasında sıkışıp kalmış insanların prototipi gibi adeta. Mecburiyetten dolayı kabullenilmişliklerin insanı nasıl çökerttiğini ilmek ilmek kendi kaleminden dinliyorsunuz Raif Efendinin.

İsyan etmeyen, ses çıkartmayan, slogan atmayan, eyvallah çeken insanların gerçek hayatta nasıl da silikleştiğinin de fotoğrafı gibi Raif Efendinin hayatı. Çevresindeki insanların onun hakkında hiç bir şey merak etmiyor oluşu sinir bozucu olsa da; Raif efendinin kendine sessizlikten bir duvar ördüğünü ve duvara karşı kim çığlık atmak istese daha fazla sustuğunu düşününce de bir yerden sonra insanlara da kızamıyorsun.

“Kürk Mantolu Madonna” bir hayaller ve gerçekler kitabı, okumanızı tavsiye ederim.


Kürk Mantolu Madonna’da En Sevdiğim Kısımlar


“Hiçbir şey beni, hakkımdaki bir kanaati düzeltmek mecburiyeti kadar korkutmazdı.”

“İnsanlara ne kadar muhtaç olursam, onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu.”

“Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hala kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar.”

“Ben dış dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım.”

“Seni seviyorum. Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum”

“Bir ruh ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu. Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya, -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk. O zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbiriyle kucaklaşmak için, her şeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu.”

“Yılbaşının da sence hiçbir hususiyeti yok mudur?” diye sordum. “Hayır” dedi, “Senenin diğer günlerinden ne farkı var sanki? tabiat onu herhangi bir şekilde ayırmış mı? ömrümüzden bir sene geçtiğini göstermesi bile o kadar mühim değil: Çünkü ömrümüzü senelere ayırmak da insanların uydurması… İnsan ömrü doğumdan ölüme kadar tek bir yoldan ibarettir ve bunu üzerinde yapılan her taksimat sunidir…”

Bir başka kitap yorumu Knut Hamsun / Açlık için ŞURAYA bakabilirsiniz.

Ezgi Akgül



Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir