Öğrenilmiş Çaresizlik Nedir?

Öğrenilmiş Çaresizlik Nedir?

“Bir şeyin imkânsız olduğuna inanırsanız, aklınız bunun neden imkânsız olduğunu size ispatlamak üzere çalışmaya başlar. Ama bir şeyi yapabileceğinize inandığınızda, gerçekten inandığınızda, aklınız yapmak üzere çözümler bulma konusunda size yardım etmek için çalışmaya başlar” diyor öğrenilmiş çaresizlik nedir anlatırken Dr. David J. Schwartz.

Peki bu duruma bizi getiren ne? Nasıl âtıl hale geliyoruz?

Bu soruların cevabını bizim gibi merak eden Martin Seligman 1965 yılında bir deney yapar. Deneyde bir kabinin içine 24 köpeği koyar ve köpekleri üçe ayırır.

Birinci grubun adı “Kaçış grubu” olur. Kaçış grubunda olan köpeklerin ayaklarına zararsız ama yüksek voltajlı elektrikli bantlar takılır. Kabinin içine de bu elektriği engelleyecek bir buton koyarlar. Eğer köpekler elektrik butonuna basmazsa 30 saniye içinde verilen elektrik kesilecektir. Bu köpeklere elektriğin geleceğini önceden belirten herhangi bir uyarıcı verilmeden 64 defa elektrik verilir. Köpekler kısa sürede elektrik gelmeden butona basmayı keşfeder ve elektrik verilmesini engeller.

İkinci grup köpeklere “Çaresizler” adı verilir. Kaçış grubundaki köpekler ile aynı şartlarda elektriğe maruz kalan bu köpeklerin tek farkı butona basınca elektriğin kesilmiyor oluşudur. Köpekler çaresiz şekilde 30 deneme yapar ama ne yapsalar elektrik kesilmez. Otuzdan sonra denemekten vazgeçerler ve kaçmaya    çalışmadan öylece çaresiz beklerler.

Üçüncü grup “kontrol” grubudur onlara hiçbir şey yapılmaz. Deneyin sağlaması için bu köpeklere ihtiyaç vardır.

Deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tüm köpekler iki bölmeli bir alana getirilir.

Köpeklere bu defa elektrik verilmez; ama elektrik verileceğini zannetmeleri için ışık tutulur. 10 deneme yapılacaktır ve bu 10 denemenin sonunda köpeklerin çitten atlayıp bölmenin diğer tarafına geçmesi beklenir. Kaçış grubu ve kontrol grubu ışık verilince çitten atlar ve verileceğini zannettikleri elektrikten kaçar. Ancak “Çaresizler” grubu çitten atlamak için ayağa bile kalkmaz. Maalesef çaresiz olmayı bir önceki deneyde öğrenmişlerdir.

Çaresiz Misin Yoksa Çaresiz Gibi Mi Hissediyorsun? Öğrenilmiş Çaresizlik Nedir?

Seligman’ın bu deneyi çaresizliğin iki şekilde olduğunu ispat etti insanlara. Biri gerçekten çaresiz olmak ki ilk deney grubu köpeklerinin başına gelen buydu. Onlar gerçekten çaresizlerdi. İkinci deneyde yaşanan ise öğrenilmiş çaresizlikti. Daha önce başlarına gelenlerden dolayı “Nasıl olsa buradan kaçamıyoruz” hissine kapılan köpekler, kaçmayı denememişlerdi bile.

Tıpkı bizlerin mevcut durumlarımızdan kaçamayışımız gibi…

Bazen gerçekten çaresiz olduğumuz durumlar olabiliyor. Ama çoğu zaman çarelerini bildiğimiz şeyler yüzünden kendimizi çaresiz hissediyoruz. Ve içinden çıkılmaz paradokslara dönüşüyor.

Çaresiz hissetmek “nasıl olsa ben bunu yapamam” kafası insanları adım atmaktan alıkoyuyor. Dolayısı ile çaresizlik beraberinde tembelliği getiriyor.

Bunun en büyük sebebi etiketleme. Kendimiz ya da toplum öğrenilmiş çaresizlikten bir adım önce etiketlere maruz kalıyoruz. Bunu bazen toplum yaparken bazen de bizzat kendimiz baştan yenilgiyi kabul ederek başlıyoruz hayat yolculuğuna.

Öğrenilmiş Çaresizlik Nedir ile alakalı şu yazılar da okunabilir:

Ezgi Akgül / Fosyoloji FaceBook

Etiketler

1 YORUM

  1. “öğrenilmiş çaresizlik”… hazin bi deneyimdi.. bu kavramın varlığını öğrendiğimde doğrudan ‘geçmiş’i düşünmeye götürdü.. o zamana dek sorun çıkmamıştı aramızda..
    yıllar yıllar sonra da oysa, ama bunu öğrenmek iyi geldi.. demek ki mecburiyetler birer fânus ve o belirliyor, başımızı ne kadar kaldıracağımızı, bakabildiğimiz yerden hayatın dünyanın sınırsız sahnesinden neyi ne kadar görebileceğimizi..

    geçmişi düşünmek çözmeye yetmiyor içine ukde olmuş kördüğüm yerlerini.. anlatılması zor hikâyeleri olanların içlerine geçtikleri zor koyak, kıstakların bıraktığı o kördüğümlerin üzerini açıp çözmek bir yana, hatırlamak bile ağır..
    başkaları gibi yapamadım, başaramadım çözmek için el bile süremedim, içime sıkı sıkı kilitlediğim, küflü kapağına, açıp yüzleşip kendimle, hesaplaşıp geçmişimle, geçmişimin gerisinden kendini hiç unutturmayan o zehirli kıymığı çıkarıp gerçekliğime yürüyemedim..
    ne vakit az bir cesaret bulup dikilsem karşısına, anlaması zor hikâyem çıkıyor.. kararlar alıp, umursamadan, kıyısından geçip gidivermek de var elbet; ve ama neresine göz değse yeniden çekiveriyor girdabına, yeni baştan bir kez daha yaşatıyor..

    çıkamıyorsun içinden.. oysa niyetin sorgulayıp, araz olan, önündeki hayata arıza çıkarması kaçınılmaz her şeyi hâl yoluna koymak, tamam eyleyip, tamamını olmasa da en azından o bölümün kapağını açmamak üzre kapatmak..

    hikâyeme ağlamıyorum, gülmüyorum da.. geriye baktığımda koca bir boşluk duruyor ardımda yalnızca.. öncesizlik gibi bir duygu.. bu duygu sonrasızlıktan daha can yakıcı.. bugün geldiğim yer, düştüğüm hâl bu; öncesi yok.. öncesi olmayanın sonrası da yok.. kalbim kendi boşluğuna direnmek için ne çare ürettiyse kendine, kendince hep askıda kaldı.. hani bir taşa nispet etsem, taş bile bir yer bulmuştur kendine yeryüzünde, sonsuz gökte bir yıldıza benzetsem, boşlukta asılı kandiller gibi gördüğümüz, orda nasıl öyle durduklarına hayret ettiğimiz bütün gök cisimleri felek denilen, iğne ucu kadar boşluğu olmayan, sonsuz bir deniz içinde yüzüyor.. ben nerdeyim, neresindeyim hayatın, sonsuz kâinatın?!. heyhat işte, bir kalp âidi olduğu yeri bilmeyince, sonsuz boşluk içinde gezinen değil, sonsuz bir boşluğu içinde taşıyan olup çıkıyor..

    son zamanlarda daha da bir yoğun meşgul olduğum düşünce kendini bi yere ait hissedememe duygusu.. çok insandan da duyuyorum bunu ve çok sık da..
    bende ne zamandır vardı da, bugün kadar ağır biçimde yapışmamıştı içime;
    bu dünyadan değilsin, bu dünyada sana ait tek bişey yok der gibi, gidebileceğin, kendine mekân vatan belleyip barınabileceğin tek bir yeri yok der gibi?!. kalabalıklardan kaçtığım, hayattan fenâ koptuğum zamanlarda, içime fena yerleşen histi..
    yazmaktan başka soluk alacak bir çıkış yoktu.. ve kendime yazıyordum..
    kendime yazarken de araya bazı aralık kesikleri girince daha beter kapılıyordum bu boşluk hissine.. bu demektir ki yazabildiğim müddetçe yaşıyorum, yaşıyordum..

    ve insan kendine yazınca böyle, bir gün mektuplar yazmayı bırakıp izahsız gidecek olmanın derdine düşmüyor.. bırakıyorsun kalemi elinden, bitiyor.. oysa geçmişte çok geçmeden bir daha haber alamayacağım uzak gurbetlere giden kader arkadaşlarıma, mapuslarda can kan dostlarıma, bilmediğim memleket derdi mahkûmlarına, başkalarına, birine yazdığında yazmadığın her gün gelip yakandan tutuyor bir endişe, yazamamak derdinin eli.. kavurucu da bu; unutmuyorsun ve en acı unutmayış..

    yazmak; nereye kadar?!. kimse kimseye uzun ve uzun zaman yazamaz diyordum.. hayata dünyaya, gidişlere, gidip dönemeyişlere, habersiz kayboluşlara baktığımda gerçekti de bu..
    buna direnip, böyle de yazabilmenin mümkün olabileceğinin ispatına kalkıştım; lelia, zelâl, zeldâ, fronia, mansur adını verdiğim bir hayâli karşımda, kendimde mücessem edip, gerçekmişçesine yıllarca onlara yazarak; onlara sanki varlarmışçasına, baktığım durduğum yerden onları yazarak, aslında kendimi yazarak.. muhayyeller ve isimleri böyle doğdu, böyle var oldu bende; hiç ölmeyecekler olarak, hiç ölmeyerek..

    hayâlî yahut gerçek birine yazmanın sıcağı soğumadan yazmayınca sesinin kısılması, belki de kesilmesi hemen yakınlarında dolanıyor insanın, bir iştahsızlık isteksizlik duygusu gelip sarıveriyor etrafını.. yazamayınca işte, kendime deli gibi yazdığım zamanlardan kalma yığınla zeldâ mektupları öylece yok oluyor yavaş yavaş.. çekmecelerde, sandıklarda, tavan arasında, yazılmış, unutulmuş mektuplar zaten yerlerinde çoktan unutulmuş..
    hangi hayâl kime, ne yazdığımı, kaç yüzlerce sayfa yazdığımı unutmuşum..

    yazmayınca yaşamaya da isteksiz bakıyorsun; yeme içmeye duyduğun ihtiyaçtan tut, uyku, soluk almak da dahil.. yirmidört saat faal bir kafa ve kalp ve karmakarışık..
    güçsüz bıraktığı kesin de.. bunlar hayattan, sorumluluklardan, mecburiyetlerden tamamen de düşürmüyor insanı ama..

    ele aldığınız meseleler, kendinize has yazma biçiminiz ve yazdığınız cümleler… her bir satır ses olup, okurlarınızı içlerinde bir yerlere ulaştığı, hissiyatlarını titrettiği kesin, ki karşılık verme ihtiyacı isteği duyuyor, samimi düşüncelerini döküyorlar yazılarınız altına..

    okurlarınızca malûm ki, yazılarınız düşündürüyor üzerinde, tetik oluyor, yazdırıyor.. kimi az öz yazıyla, yazılarınızın kendilerinde bıraktığı tesiri, duygu düşüncelerini kolayca döküveriyor, aktarıyor, aralarında ben gibi, kelimeler karşısında hem aciz, hem okumak yazmak diyince bi türlü doymak bilmeyişleri aç fil iştahasından beterleri de bir kelimeye sayfalar döküyor?!. neden böyle uzun yazma ihtiyacı ve gereği; iki kelamla da anlatabilirsin meramını?!. bu sorguyu da o kadar da çok yaparak…
    defaatle de kanaatimi belirtmeye çabaladım, velakin bi türlü kendimi düşürdüğüm minnet ve teşekkür anaforundan alamıyorum..
    yeniden yazmaya telkin, teşvik gayret olduğu kadar cesarete de vesile oldu.. siteyi, yazılarınızı keşfetmek, büyük iştiyakla, derinine okumak, anlamak, kendimden çok şey bulmak bahanem de oldu yeniden yazmaya ve bir gerekçe de.. işte, bu minval üzre minnet sözlerinin çokluğu ve belki bıktırıcı derecede, ısrarla tekrarı bu hakkı ve gerçeği sahibine teslim etme gereğinin kesâfetinden kaynaklı.. yoksa iyi okuduğu, kelimelerle arasının iyi olduğu iddiasındaki biri için üç satırda, bir cümlede değil öyle, bir kelimeyle bile ifade edebilir minnetini şükranını..

    “unutmak” demişsiniz son yazılarınızdan birinde; şu cümlelerimi ona sayın.. vefâ duygusu az biraz değil, aksine ‘öte’ye bile bir hak hukuk borç olarak gideceğine inanan birine aslâ unutturmaz kendini, yeniden soluk almasına vesile olan bir şey, bir sebep, bir insan, bir keşif..
    unutturmaz, unutturmuyor.. gördükleri küçük bir iyiliğin karşılığını can borcu bilen, bilmeden yapılan bir yardıma bile bu kadar kıymet veren bir yitik kuşağın hayatta kalabilen mensupları unutmazlar.. onlar için vefâ duygusu, borca sadakat bu derece mühim..
    ..
    okuyucuyu kendince sonuçlar çıkarmak için üzerinde düşünmeye fena zorlayan, sızı verici, iç tırmalayıcı satırlarınıza ve “unutmak” üzerine karşılık söz söylemeye açtım bayramlık ağzımı, bi dünya da kelime yaktım yine?!. lakin isabet?!. isabet yine hedefinin milyon ışık yılı uzağında?!.
    dağılan yakasını dökülen paçasını biraz olsun toparlayabilir miyim, bilmeden;
    “beni unutma!”, “seni unutmayacağım!”; bana göre, her dilin kolay söyleyebileceği ve ama içimizden çok azının sonuna dek, yere düşürmeden sadakatle bağlı kalacağı kutsal replikler.. ve ayrılıklar, unutuşlar, sözden dönüşler… ahde vefânın sabun köpüğü mesabesinde olduğu modern zamanlar ve öyle sık karşılaşıyoruz ki artık.. oysa inandığım; bir hafızaya kazınan, bir hatıraya demirbaş olan, bir kalbe gömülen orada sonsuza dek kalmalı..

    selâmette olasınız!.

slotbar güncel giriş -

asyabahis yeni giriş

- casinoslot - Goldenbahis yeni giriş -
Baymavi