Sanki Biraz Şey

Sanki Biraz Şey
Sanki Biraz Şey

Hiç kimsenin taa gözlerinin içine bakıp gülümseyemiyoruz. Kaçırıyoruz gözlerimizi uygun adım marş eşliğinde. Nereye kadar kaçarırsak hislerimizi en karlı biziz zannediyoruz. Ankara bürokratları kadar resmi bakan gözlerimiz bile sanki biraz şey…

Kahkahalarımız mesela;

Dışarıya doğru bırakılması gereken baraj suyu gibi değilde, içeride saklanması gereken dert muamelesi yapıyoruz onlara. Utanıyoruz her desibelinden sesimizin ve her desibelini ayrı sandığa koyup saklama ihtiyacı hissediyoruz. Sesimizin tınısı bile sanki biraz şey…

Cesaretlerimiz mesela;

Çok deli cesaretlerimiz olduğundan o kadar emin ve vakur gidiyoruz ki tüm dertlerin üstüne. Her derdin kapısını çalmaktan korkup geri dönüyoruz gerisin geriye. Halının altı bile kesmiyor onları saklamak yüzleşmemek için. Cinayeti işleyip, mezarı kendi elleri ile kazıp, cesedi gömen ve hiç öyle bir şey olmamış gibi hayatına devam eden katil gibi davranıyoruz. Sorumluluk duygularımız bile ne bileyim sanki biraz şey…

Korkularımız mesela;

Bütün hikayeler de ejderha ile savaşan tek kahramanın biz olmadığını bildiğimiz, aslında “olmak” fiilinin bile bizde tam manası ile tekamüle ermediğini fark ettiğimiz için foyamızın ortaya çıkmasından en çok biz korkuyoruz. Korkularımızın adını koyarken bile “ulan ben olmadım ve olduramayacağımı bildiğim herşeyden çok korkuyorum” deme korkusunu bile yenemiyoruz. Korkularımızın sıralamasını yaparken bile kendimize yaptığımız iki yüzlülük sanki biraz şey…

Çünkü biz sanki biraz şeyiz galiba…

Ezgi Akgül / Fosyoloji FaceBook

%d blogcu bunu beğendi: