Taziye Evleri Şov

“Ah nerede o eski bayramlar” yerini artık “ah nerede o eski taziye evleri” sitemine bıraktı. Eskiden biri vefat edince komşular acısı var bir de yemek ile uğraşmasın ev halkı diye günlerce yemek taşırdı o eve. Birlik olmak bir arada olmak bir müddet ev halkına iyi gelirdi. İlk şoku yalnız atlatmasına izin verilmez, duruma alışana kadar gider gelirlerdi. 

Düğünün, sünnetin, çocuk sahibi olmanın, mezuniyetin, asker uğurlamanın suyunu çıkardığımız gibi; cenaze olayını da şova dönüştürdük. 

Haberi alan o anda evde olamayan ev sahibinin en yakın arkadaşları, hani maddi manevi bir derdiniz var mı diye sormayanlar, asansörde rastlayıp da kusarcasına suratına “hangi kata çıkıyoğnuz” diye soran sözde komşular, aynı kanı taşıdığımızdan mıdır, kirpiklerimiz kulak arkalarımız benziyor diye ya da bilmem nerenin nüfus müdürlüğünde ahlat ağacından bir kütükte alt alta yer alıyoruz diye akraba diye tanıştırıldıklarımız akın akın gelmeye başlar eve. 

Cenaze evleri kalabalıktır, çünkü cenaze sahipleri dışında herkes kendini orada iyi biri hisseder, onu oynar. Kabullenmek istenilmeyen bir histir ama bu, yok saymaya çalışılır ama gerçektir. 

Cenaze sahibinin yanında olursunuz. Onu desteklersiniz. Onunla sabahlarsınız. Gerçekten bu acıya üzülürsünüz de. Ama onu teselli etmek, zayıflığını ve acı eşiğini görmek, toparlanmasına çalışmak, kısacası bu felaketin onda yarattığı ne kadar iz varsa hepsi sizin kendinizi daha iyi, daha değerli hissetmenizi sağlar. 

İşte bu hisse ulaşmak için de kim Kur’an okuyacak yarışı başlar önce. Bilen bilmeyen tuhaf bir şekilde kendini ispat derdine düşer. 


Tuhaf Bir Koşuşturmaya Şahit Olur Taziye Evleri… 


Önce bahçeye çay ocağı kurulur sonra ne ikram edilecek derdi başlar. Çay versen, kuru pasta yakışmıyor yanına gün gibi, ama verdiğin zaman da yiyip bitiriyorlar. Bardak, tabak yetmiyor, markete gidip plastik tabak alıyorsun oradan biri “ama ben plastik bardakta içemiyorum bunu” diyor. gidip komşudan tabak toplamak zorunda kalıyorsun.

Gelen yemek yemeden kalkmaz. “Çorba almayım kızım, az pilav çok et koy” diyenler, pilavına karabiber isteyenler, “hazır ayran içemiyorum ben” diye burun kıvıranlar, çayını açık isteyenler, kavuna yetişemediğini söyleyen yeni tabak yapılmasını bekleyenler; kaşıklarını iştahla sallarken belki içeriden gelen vicdan sesini kandırmak için “merhum yedirmeyi çok severdi.” muhabbeti açarlar. 
Sonra bulaşık derdi başlar, kim yıkayacak? Dar mutfakta elli kişi ile başlarda “” ben yıkarım olur mu ya” kavgası yaparken iki gün sonra “sen niye yıkamıyorsun” kavgasına dönüşür.

Yemek sonrası tekrar kuran okumalar başlar. Öyle baştan savmadır ki zaten kimse de dinlemez. Hep bir görev bilinci ve bakın ne kadar da düşünceliyimi gösterme telaşı. Kur’an okunmuyor denmesin kuranına dinleyiciler sıkılınca reklam arası verilir. Kur’an dinlerken herkes karşıda oturan kadının kim olduğunu çıkartmaya çalışır. Es kaza  birisi kaynanasına anne diye seslensin hemen büyüğün karısı mı küçüğün mü diye araya girer meraklı teyzelerden biri. Sana ne? Neyi ölçmeye çalışıyorsun?

Diyemezsin tabi… 
Kız beğenenler mi ararsın, kim kısır, kim doğuramadı diye çocuk sayısı öğrenen mi. 
Bazen had nedir nerede durulur sorusunun cevabının üniversite hazırlık denemelerinin anahtar bölümünde olduğunu zannediyoruz.
Oysa haddimizi bilsek o evde çok kalınmaması gerektiğini, çok oturunca ev sahibinin de “ayıp olur acıkmışlardır” diye acısını unutup sizi doyurmak için çare aradığını, bir sürü masraf olduğunu ve herkesin buna gücünün yetmeyebileceğini, taziye evlerinin sosyalleşme eski dostu tanıdığı görme yeri olmadığını bilir ona göre davranırdık.

Ezgi Akgül

Ölüm ile alakalı “Şu Ölüm Ne Tuhaf” yazısına da bakabilirsiniz.


Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir